Chapter 3
Kapı ağır ağır aralandı, ardından içeri adım atan kişiyle beraber oda birdenbire karanlık bir ağırlığın içine gömüldü. Hazal’ın kalbi, boğazına kadar kalkmıştı; burnuna keskin, metalik bir hava çarpıyordu. Adımlar sert ama belli belirsiz yankılanıyordu, havada keskin bir otorite kokusu vardı. Hazal gözlerini ısrarla kırpmadan, dikkatlice, karşısındaki adamın siluetini süzdü.
Emre Demirhan.
Boyu uzun, omuzları genişti; siyah takım elbisesi bedenine ikinci bir deri gibi oturmuştu. Gözleri, karanlık ve derin bir gölün en diplerinde saklanan sırlar kadar soğuk ve gizemliydi. Bakışlarıyla esir alır gibi, ama aynı zamanda parçalayıcı bir öfkeyle doluydu. Hazal’ın gözleri bu donuk derinliğe kilitlendi; yüreği ürperdi, ama hemen ardından içine soktuğu kararlılık ile diken üstü kaldı.
Emre, kapıyı sessizce kapattı ve yaklaştı. Havanın sıcaklığı sanki daha da azalmış, iki kişi arasında görünmez bir buz duvarı örülmüştü. Hazal’ın elleri hafifçe titredi, ama yüzü duvarlar kadar soğuk ve ifadesizdi.
“Hazal,” diye konuştu, sesi odada yankılanan kristal bir çimentonun sertliği kadar net ve tok. “Buraya neden geldin?”
Soru havada asılı kalmıştı, ama altında yatan başka bir şey vardı; ödünsüz bir meydan okuma, açığa vurmadan yatan bir tehditle doluydu.
Hazal, derin bir nefes aldı — ciğerlerine buzlu bir gece havası çekti, sonra ağır ağır karşılık verdi: “Ailem için… Kendisini iflastan kurtarmak için… Senin yardımın olmadan bunu yapamam.” Kelimeleri dikkatle seçiyordu; içinde kırılgan bir umut tohumunu saklıyordu, ama dışardan bakınca sanki silah gibi sert ve kesin cümleler kuruluyordu.
Emre dudaklarının kenarına ince, alaycı bir kıvrım kondurdu. “Yardımım mı?”
“Evet,” diye cevap verdi Hazal, gözlerinin içine bakıyor, gözlerini kaçırmadan. “Ama sadece sözleşmeye uygun şekilde.”
Emre’nin yüzüne vurdu bu söz. O an, yüzyıllık bir tahta kapının gıcırtısını andıran bir sessizlik oluştu. İkisinin arasında, binlerce sözcükten daha fazla şey anlatan bir açıklık belirdi.
“Bu oyunu sen başlattın,” dedi Emre, soğukkanlılığını koruyarak. “Ama unutma... kontrol bende.”
Hazal, hemen ondan çekinmeyerek, “Belki de bu sefer kontrol bende olacak.” dedi. Sesindeki hafif titreme, özgüvene dönmek üzereydi.
Emre’nin gözleri kısılıp karardı, sanki üzerindeki sis perdesinde bir yırtık açmıştı. Hafif bir kıvılcım, orada - çok kısa, çok hızlı - belirmişti. Bu kıvılcım, bir uyarı mıydı, yoksa bir itiraf mı?
Bir an için, Hazal dünyadaki tüm seslerin sustuğunu hissetti. Yalnızca Emre’nin o delici, karanlık bakışları vardı gözlerinin önünde. Ne geçmiş saklaması? Hangi sırlar? Bunu çözmek, kalbine saplanacak bir hançer gibi yakındı.
Tam o anda, kapı kapandıktan sonra odanın köşesinden gelen düşük, yankılanan bir tıkırtı duyuldu. Emre aniden gerildi, sanki o sesle birlikte içindeki tüm gizem ateşlenmişti.
Hazal’ın yüreği, bir avuç buz parçası gibi eriyip yeniden donmaya başladı. Elleri avuçlarında terliyken, seslere ve gölgelerin hareketine odaklandı.
“Bu gece… her şey değişecek.” dedi Emre, sesi bir fısıldama gibi, ama odanın büyüyen karanlığında yankısı kocamandı.
Ve o anda Hazal, Emre’nin bakışlarında sakladığı o derin, karanlık sır perdesinin bir parçasının aralandığını sezdi. Ama ne olduğunu anlamak için henüz çok erkenydi.
Kapı biraz daha gıcırdadı. Gözlerini aralamış, geleceğin korkusuyla nefesini tutmuştu. Emre’ye doğru bir adım attığında, aralarındaki buz kırılmak üzereydi.
Fakat tam o anda, dışarıdan gelen beklenmedik bir sesle, ikisi de irkilip uzaklaşırken, odanın kapısından yumuşak ama zor bir tıklama duyuldu.
Emre derin bir nefes aldı ve göz kırpmadan Hazal’a baktı.
“Bunu bitirmeden önce, bilmen gereken bazı şeyler var.”
Ve o sözler, üzerine çöken karanlık gecenin ortasında, bilinmezlikten çok daha korkutucu bir fırtınanın ilk işaretleri gibiydi.