Chapter 5
Kapıdaki tıklamanın yankısı hâlâ odada dolaşıyordu. Erdal, kalemini masadan fırlatmışçasına bırakmış, gözlerini Asya’dan ayıramıyordu. Asya’nın nefesi ağırlaşmış, birden her şey – odayı saran loş ışık, dışarıdaki keskin rüzgar sesi, Erdal’ın ağır bakışları – daha da boğucu hale gelmişti.
Göğsünde hortlayan çılgın kalp ritmi, her saniye daha da hızlandı.
“Sen… Beklenmedik bir misafir,” diye fısıldadı Erdal, ağız kenarına sinmiş o soğuk, keskin gülümsemeyle. “Gel, içeri girelim.”
Asya, elleri terlemiş, ama sesini kontrol ediyordu. “Kim olabilir ki bu saatten sonra…?” dedi, sesi takılırken.
Erdal, odanın derinliklerinden kalktı, kapıya yöneldi. O sırada koridordan gelen sessiz adımlar, asmanın altında tüyler ürpertici bir gölge biçimindeydi. Kapı açılır açılmaz, koridorun loşluğundan bir erkek figürü belirdi. Üstü başı düzgün, ama gözlerinde, sanki dev bir ateş yakıyordu.
Adım sesleri soğuktu, keskin. Asya’nın gözleri büyüdü.
“Erdal,” diye seslendi yeni gelen adam, alçak ve net. “Hayalleri parçalamak için geldim.”
Erdal derin bir nefes aldı; gerginliği yüzüne yayıldı ama kontrolünü kaybetmedi. “Bekliyordun demek...” dedi ağırdan.
Adam, takım elbiseli olmasına rağmen yüzünü bulandırdı, hayatında kötü bir şeyler yaşandığını ışık hızında anlatan o çizgilerle doluydu. “Mete Yılmaz’ın maskesini düşürmek artık sana kalmış değil. Gerçekler ortaya çıkacak.”
Asya’nın içinden bir yerde, bilinmez bir korku kıvılcımı yandı. Bu adam, sokakta gördüğü o tanımadığı yüzdü. Bir yerden tanıyordu onu; kesif bir tepki, donuk bir hatırlama, geçip gitmeyen bir his halinde.
Erdal kısa bir kahkaha attı: “Yaptığın planlar, bildiğin kadar havalı değil. Sizin oyunuzu bozacağım. Mete’nin imparatorluğu yıkılacak…”
Adam bir adım attı içeri. Gözleri Erdal’dan maşa gibi sıyrıldı, hemen ardından Asya’ya takıldı. “Ve sen, Asya… Sadece bir piyonsun. Eğer başını belaya sokarsan, tek başına kalacaksın.”
Asya, derin bir nefes çekti. Kalbindeki buz çözülüyor, bir volkan gibi patlamaya hazırlanıyordu.
“Piyon mu? Asla!” diye karşılık verdi, gözleri alev alev.
Odada sessizlik çöktü, sadece fırtınanın dışarıda devam eden iniltisi duyuluyordu. Bu soğuk, kasvetli buluşma, karanlık bir oyunun tam ortasında olduklarını bir kez daha hatırlattı.
Erdal, yeni gelen adama döndü. “Adın ne?” diye sordu, vücut dili düğümü çözmeye cesaret edemeyen bir adam gibi değildi artık.
Adam derin bir nefes aldı, gözlerini cesurca dikti: “Mert. Mert Kaya. Mete’nin çocukluğundan beri karanlığıyla savaşan biri.”
Bu isim Asya’ya düşünceler zinciri gibi çarptı. Mete’nin geçmişi, şimdi bu Mert’in gelişiyle toz duman içinde kalmıştı. İftarları karıştırmak için ateşi iyice harlamaya gelmişlerdi.
Erdal’ın yüzünde acı saklanamazdı artık. Göz kırpmadan, sessizce hırsla konuştu: “Her şeyi bitireceğim.”
Mert’in gözleri birden donuklaştı, bir adımdan fazlasına yaklaşmadı ama karanlık bir tehdit fısıldıyordu havada.
Asya, omuzlarını dikleştirerek ileri çıktı: “Bu savaşın ortasında, ben de varım. Kendi hayatımı ve sevdiklerimi korumak için...”
O an kapı tekrar çalındı.
Üçü de birbirine baktı; bu kez gür ve kararlı vuruyordu tokmak sesi.
Gerilim tavan yaparken, kapı yavaşça aralandı.
Ve orada, gölgelerden sıyrılan bir yüz belirdi.
Kim olduğu, kim olduğu, asıl gizem şimdi başlıyordu.
Asıl fırtına, çok daha yıkıcıydı.