NoveliqaSözleşmenin Gölgesinde: Milyarderin Masalı / Geçmişin İzleri :0%
Log in

Chapter 3

Geçmişin İzleri

O anda, zaman dondu sanki. Asya’nın ciğerlerine hapsolan nefes, kalbinin kıyısında titreyen bir sonbahar yaprağı kadar kırılgandı. Ardında beliren o gölge—Mete—gözlerindeki karanlık fırtınayı saklamak için ne kadar çabalasa da, eski yaralarına dair sinsi bir ipucu gizleyememişti.

Mete’nin bakışında donuk bir hüzün vardı. Eğer bu yüz—genç, yakışıklı ama her saniyesinde gizlediği bir ağırlıkla bunalmış—bir savaş alanının harabelerinde gezinseydi, parçalanmış hatıraları her kıvrımda kanayabilirdi. Asya, bu anın içinden geçerken kalbinde derin bir sarsıntı hissetti. Onun maskesi sert aşağı, donuk. Ama altında, kırık dökük bir çocukluk vardı, yıkılmış hayallerin serçesi gibi.

“Ben...” dediyse de, kelimeler boğazında düğümlendi. Her zamanki güçlü, denetim sahibi Mete yoktu artık burada. Sadece çıkmazlarda kaybolmuş bir adam vardı, her zamanki o muazzam koruduğu duvarların ardında.

Asya’nın birden irkildiği, odanın hafifçe titreyişini hissettiği an, camın dışından yansıyan neon ışıkların kentsel bir hayatın gizemini fısıldaması gibiydi. İstanbul, her gecesi başka bir hikaye anlatırdı. Belki de Mete’nin hikayesi, sırlarla dolu bu şehirde kaybolmuş bir parçaydı.

“Neden hiç anlatmadın?” diye sordu Asya, sesinin titremesine izin vererek. Gözlerini ondan ayırmadan.

Mete, kısa bir an için karşılık vermedi. Göz ucuyla ona bakışını ölçtü, sonra ağır adımlarla pencereye yöneldi. Dışarının karmaşası, şehrin yılmaz nefesi, onun utangaçlığına inatla kapalı bir sır gibi duruyordu.

“Geçmiş, geçmişte kalmalı,” dedi sonunda, sesi boğuktu ama kararlıydı. “Bırakmak zorundayım ki ilerleyebileyim.”

Asya, karşısındakinin neyi bırakmaya çalıştığını, neyi gömüp sakladığını anlamaya çalışırken, kalbindeki merak biraz daha alevlendi. Bu adamın duvarlarının ardında neler vardı? Hangi karanlık izler, neden o kadar korkutucuydu ki açığa çıkmak?

Gözleriyle arkasını takip etti. Mete’nin omuzları, toplumun ona yüklediği sorumlulukların ağırlığını taşır gibiydi. Ama o ağırlıkların içinde, bir çocuk sesi kıpırdıyordu hâlâ. Asya, onun kırılsa da tam kırılmayan ruhunun o minik kıvılcımını yakalamış gibiydi.

“Bana anlatabilirsin... istersen,” diye fısıldadı Asya, adımlarını hafifçe ona doğru atarak.

Mete, aniden döndü. Gözlerindeki sertlikle, “Sen anlamazsın,” dedi. “Senin bu hayatı yaşamaya vaktin olmadı.”

“Açmazsam, nasıl öğreneceğim? Beni kendi dünyan dışına çıkarmazsan… nasıl içten anlayabilirim?” Asya’nın sözcükleri, incinen bir yüreğin çığlığı gibiydi. Hem kendini savunuyor, hem de davet ediyordu.

Mete, yüzünde nadiren gördüğü bir kırılma ile derin bir nefes aldı. “Çocukluğum... zannettiğinden farklı değil,” dedi alçak sesle. “Annem ve babamın savaşları, onların gözlerindeki o bitmek bilmeyen kırgınlıklar... Her şeye karşın ben sadece gitmek, gitmek istedim.”

Asya, o an anladı ki Mete’nin imparatorluğunun, gücünün ve kibirli duruşunun altında usulca akan bir ırmak vardı. O ırmağı durdurmak, durgunluğa çevirmek, kolay olmadı. Ya da hiç olmamıştı.

“Yalnız mıydın?” diye sordu Asya, mahcup ama samimi.

Mete gülümsedi, ama bu gülümseme acı doluydu. “Hayır... ama hiçbir zaman gerçek anlamda biri olmadım. Hep gölgede kaldım; babamın gölgesinde, şehrin gölgesinde, kendi korkularımın gölgesinde.”

Sessizliğin içinde, ikisi de kelimelerin ardında kalan anların büyüsüne teslim oldular. Gölgeler uzarken, yanan mumların titrek ışıklarıyla odanın köşelerini usulca öptü.

Tam o sırada, eski bir masa çekmecesinden düşen fotoğraf parçası yere savruldu. Asya eğildi, baş parmağı ile kağıt arasından silik bir çocuk resmi çıkardı. Mete’nin gençliğinde çekilmiş, ancak yüze değil de gözlere odaklanılmıştı.

“Bu ne?” diye fısıldadı Asya, şaşırtıcı bir şekilde hafif bir korku katılmış sesinde.

Mete, hızla uzanıp fotoğrafı aldı. Gözleri bir an için dondu, sonra sert bir çizgiyle dudaklarını sıktı. “Bunu saklamam gerekti. Kötü anılar...”

Asya bakmaya devam etti. Fotoğrafın arkasında elle yazılmış küçük bir not vardı. “Bunu neden gizliyorsun?”

Mete başını yana eğdi, kendi yaralarını açmanın zayıflık olmadığını, ama doğru kişiye açmanın gücü temsil ettiğini bilerek. “Belki de bunu sadece birine göstermek gerekiyordu. Belki bana değil, ama sana…”

Aniden odanın kapısı sertçe çarptı. İkisinin de dikkatini aniden çekti. Kalp atışları hızlandı. Asya, kapıya doğru baktı. Kapının önünde beliren silüet, yeni bir fırtınanın habercisiydi.

“Bu sırlar daha uzun süre saklanamayacak,” dedi içeriden bir ses. “Bir gün her şey ortaya çıkacak, bunu unutma.”

Mete ve Asya’nın gözleri birbirine kilitlendi. O anın soğuk sessizliğinde, söylenmeyen binlerce kelime yankılandı. Ve dışarıdaki fırtına, İstanbul’un karanlık sokaklarında giderek büyüyordu.

Bir gün, tüm bunlar gerçek anlamda açığa çıkacaktı. Ve o gün geldiğinde, hiçbir şey asla eskisi gibi olmayacaktı.