Chapter 4
Kapı zili hala kulaklarında yankılanıyordu. Elif, ellerinin titrediğini fark etti. Boynunda donuk bir buz gibi his, göğsünde hızla çarpan kalp... Nefes almak zor, kelimeleri toparlamak ise imkânsızdı. Burak’ın durgun, karanlık bakışları bir anlığına ona yönelmiş, sonra renksiz duvarlara geri çekilmişti. Aralarındaki mesafe biraz daha büyümüştü; önceki cılız kıvılcımlar sönüyor, yerlerini soğuk bir boşluk alıyordu.
Burak, parmaklarını masaya vurarak kendine gelircesine doğruldu. Omuzları dik, yüzü ise her zamanki gibi ifadesizdi. Ama Elif gözlerini ondan kaçırmıyordu; o taşlaşmış maskenin ardında, örttüğü bir fırtına olmalıydı.
“Kimdi?” diye sordu Elif, sesi hem zor hem aciz.
Burak’ın dudağı hafifçe kıvrıldı, ama kısa bir alay mıydı yoksa başka bir şey mi, ayırt edilemedi. "Gereksiz sorular üzerine daha fazla enerji harcamamalıyız," dedi. Sesinde soğuk bir uyarı vardı. Elif’in yutkunması zor oldu.
Konuşmanın bu kadar donuk, bu kadar soğuk ve keskin olması onu yordu. Gözlerine inanamıyordu. Dün gece, onların arasında yaşanan kısmi sıcaklık, bugün yerini buz gibi bir sessizliğe terk etmişti. Bu Burak değildi, ya da öyle olmamalıydı.
Elif, kolunu masanın üzerine koydu, parmak uçları nazikçe ağrıya sığınan bir dokunuşa dönüştü. “Neden böyle... Her şey bu kadar soğuk olmak zorunda?”
Burak’ın gözleri, kısa bir süre için kırıldı. O an, bir kızgınlık, bir pişmanlık ya da anlamsız bir korku parıltısı geçti yüzünden. Ama hemen sonra yerini tekrardan buzdolabı sessizliğe bıraktı.
“Hayatta işleri basitleştirmek için soğukkanlı olmak zorundasın,” dedi. “Duygularınla değil, gerçeklerle yüzleşersin.”
Elif, derin bir nefes aldı. “Ama bu, beni anlamaktan vazgeçeceğin anlamına mı geliyor?”
Burak, başını hafifçe eğdi, dikkatlice üzerinde yürüdüğü kelimeleri seçecekti. “Anlamak ile aynı şeyi hissetmek değil,” dedi sonunda. “Benim yaptığım sözleşme bu. Ne hissettiğim değil, ne yapmam gerektiği önemli.”
Salondaki ışıklar silikleşirken, Burak’ın ceketinin omuzlarına doğru inen gölgeler daha da belirginleşti. Elif, onun içindeki uçurumun sessizliğini duyuyordu. Burak, onu etrafına örülmüş görünmez ama sıkı bir çemberle hapseder gibiydi.
“Bu duvarları neden örüyorsun?” dedi Elif, sesi neredeyse bir fısıltıya dönmüş.
Burak, şarap kadehini eline aldı, gözleri bir anlığına parladı. “Bu soğuk duvarlar, beni koruyor. Dışarıdaki dünya... Bizi parçalamaya çalışıyor.”
Elif’in kalbi bir kez daha hızlı attı. Onun sözlerinin altında açılmamış yaralar saklıydı. “Ama kimden saklanıyorsun? Kendinden mi... yoksa geçmişinden mi?”
Burak hiç karşılık vermedi. Masaya baktı, kadehi hafifçe salladı. O anın kırılganlığı, ellerinde ufacık bir düş gibi oynuyordu.
Elif parmağını masanın kenarına vurarak dikkat çekmek istedi. “Bana anlat. Ne olur... tüm bu soğukluğun altında ne gizleniyor?”
Ama yanıt yoktu. Burak’ın kaba ses tonu, o duvarların ardındaki kapıyı kapalı tutuyordu.
Öfke, merak ve kırgınlık arasında gidip gelen duygular, odanın havasını iyice ağırlaştırdı. Elif karşısındaki adamın içinde kaybolmuştu; sessizliğin içinde gizlenmiş hesaplar, korkular ve saklı çığlıklar...
Taş gibi soğuk ve bir o kadar da kırılgan.
Ve Elif, o an içinde büyüyen bu sarsıntıyla anladı: Burak’ın gerçek duyguları hiç olmadığı kadar derin, hiç olmadığı kadar örgülüydü.
Ama neden saklanıyordu o duyguların ardına?
Gözlerinin önünde yükselen o impenetrable (aşılmaz) soğuk duvarların arkasındaki sır, sessizce Elif’in kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu.
Burak, nihayet doğruldu ve sessizliği bozdu:
“Beni anlamanı istemiyorum. Beni yargılamanı da.”
Ama Elif, bu yaralı adamın öyküsüne dalmaktan kendini alamadı.
“Peki, o zaman neden hala buradasın?” diye fısıldadı. “Neden yolumda duruyorsun?”
Burak’ın dudaklarının kenarında, gri bir tebessüm gibi duran o gölge kaybolurken, masadan kalktı.
“Çünkü bazen, teslim olmadan önce soğuk olmak zorundasın.”
Ve tam o sırada, kapı tekrar çaldı.
İkisinin de donuk gözleri kapıya döndü.
Elif’in yüreği bir kez daha sıçradı.
Bu kapı ardında ne vardı?
Ve asıl soru: Burak’ın gerçek yüzü, bir gün nasıl ortaya çıkacaktı?