Chapter 7
Odanın loş ışıkları, tavandan yere doğru sarkan ağır perdelerin arasından süzülen akşam karanlığıyla gittikçe derinleşiyordu. Gözde’nin kalbi sanki avuçlarında sıkılıyordu; odaya sinmiş keskin bir sessizlik, boğucu bir ağırlık gibi üzerine çökmüştü. Herkes bekliyordu ama hiçbir şey olmuyordu. Sadece zamana yayılmış nefes alış verişler, usul usul çatlaklardan sızan rüzgar hışırtıları ve arada bir dışarıdan gelen uzak araba kornaları.
Gözde, sandalyede oturuyor, elleri titreyerek dizlerinin üstüne kapanmıştı. Karanlıkta, gözbebekleri hafifçe büyümüş, duvarda yansıyan silueti paramparça olmuş bir cam gibi dağınıktı.
“Bitti, değil mi?” dedi, fısıltı kadar zayıf, ama sesinde bile korkuyu saklamaya çalışıyordu.
Emir, sandalyesinden doğrulup birkaç adım attı. Omuzları hala gergindi; gözlerinin altındaki koyu halkalar, uyumadığı gecelerin izini taşıyordu. Masanın üzerinden hafifçe eğildi, parmakları cılız bir şarap bardağına dokundu. O an, hareketlerindeki istemsiz titreme Gözde’nin içine yeni bir panik soktu.
“Böyle bitmez, Gözde,” dedi, sesi düşmanlaştıktan çok daha öte, yorgun ama kararlı. “Bu geceyi geride bırakamayız. Çünkü... çünkü o sır, hâlâ burada, kafamızın içinde, yüreğimizin tam ortasında.”
Gözde dudaklarını ısırdı. Geçmişin bilinmeyen gölgeleri, Emir’in kelimelerinin arasında zayıfça kıpırdanıyordu, sanki bir canavarın huzursuz ayakları gibi. İçinde yıllardır sakladığı sırrın tam da yüzüne vurulacağı o an geliyordu.
“Ne demek istiyorsun?” dedi, sesi kırılganlığını gizleyemedi.
Tam o sırada kapı açıldı. Sessizlik aniden parçalanırken, Serdar’ın uzun boyu karanlığın içinden kayarak odaya girdi. Gözde’nin içinde donuk bir buz ratladı. İki adam arasındaki atmosfer bir anda elektrikle doldu; kelimelerin öncesi bile pazarlıklı, tehlikeli bir düelloyu müjdeliyordu.
Serdar’ın gözleri parlak, gülümsemesiyse tıpkı bir yılanın sinsice yaklaşan dişleri gibi keskin ve soğuktu. “Yeterince ertelediniz,” dedi, vurgusu her kelimede ağır bir tokat gibi indi.
Emir, yerinden kalkıp Serdar’a baktı. Aralarındaki saha, yılların nefesiyle doldurulmuş bir mayınlı arazi gibiydi.
“Sen... buraya nasıl girdin?” Emir’in sesi sertti ama içinde korku vardı.
Serdar adım adım yaklaşırken odanın havası birden daha ağırlaştı. “Yolumu bilen herkes, istediğim yere gidebilir. Üstelik Gözde buradayken, sana cevap vermek kaçınılmazdı.”
Gözde’nin yüreği artık artık tam bir mahzen kapısının ardında, kötülüğün o kalın duvarlarına dayanıyordu. İkisi arasında sıkışmıştı; kime güveneceğini bilmiyordu. İki adam da sırların yıkıcı gücünü taşıyan bilgelik kadar eski ve saklanmaya alışık. Ama şimdi, sakladıkları gölge daha karanlık, daha tehditkârdı.
Emir ve Serdar’ın yüzlerini okumaya çalışan Gözde, yerinden kalktı. “Bana söyleyin. Ne saklıyorsunuz?” dedi sesi, normalde kontrol ettiği titrek tonun ötesindeydi. “Yoksa benim elimden her şeyi alacaksınız.”
Serdar omuz silkerek yaklaştı, gözlerinin içinde alaycı bir ışık çaktı. “O sır, istersen birlikte açalım. Hem biliyorsun, Emir… geçmiş, bir yerde bizi yakalayacak.”
Emir aniden vurdu masaya. “Bu işin içinde geçmişten fazlası var. Fay kırığı gibi çatlıyor her şey—ve sen buraya, buraya gelip zemin kazıyorsun.”
Serdar ise soğukkanlı kaldı, adeta ölümle dans eden bir adamın sessiz güvencesini taşıyordu. “O zaman hazır ol, Emir. Çünkü biz fark etmeden bir başkası bu oyunu kuruyor. Ve söz konusu olan sadece para ya da güç değil. Her ikinizin bildiğinden daha derin, çok daha karanlık bir sır bu.”
Oda bir anda buz gibi bir sessizliğe gömüldü. Dışarıdaki şehir ışıkları titrek titrek yanıp sönerken, Gözde’nin aklı geçmişten gelen bir anıya takıldı. Ufak bir kahve dükkanında, yağmurun camlardan izinsiz içeri sızdığı o gün, Serdar ve Emir’in aynı masada sessizce oturduğu an.
Ve o anda, tam o an...
Gözde’nin zihninde kafasını yumruk gibi sıkan o görüntü birden renk değiştirdi. Ellerinin arasındaki eski bir fotoğraf beliriverdi; üzerinde küçücük harflerle tarih atılmış bir an—üç adam, gergin ama samimi görünüşte, ama yüzlerinde henüz gelmemiş bir hesaplaşmanın gölgesi.
“Bu... bu ne?” diye sordu Gözde, dudakları kurumuş, gözleri bulantıdan kayıpsa da fotoğrafa takılı kaldı.
Serdar’ın dudaklarından soğuk bir gülümseme yayıldı: “Geçmişin gizli kayıtları. Eğer açarsak, o belgeler Emir’le benim aramdaki, bundan çok daha fazlasını ortaya çıkarır. Belki senin için de sürpriz olmaz.”
Emir’in yüzü bir anda bir fırtınanın ortası gibiydi. “O dosya yoksa, o fotoğraf yalan demektir. Ama varsa, demek ki yıllardır bildiğimiz her şey yalan!”
Gözde adımını attı, iki adam arasında kalmışlığın acısıyla beyninde çılgınca dönen sorular dudaklarından fısıldadı: “Bu... bu ikinizin arasında ne bağ var?”
Serdar, gözünü Emir’den ayırmadan, ağır ağır konuştu:
“Biz, aynı oyunun iki farklı yüzüyüz. Ancak bu yüzleşmede, Gözde, her şey açığa çıkarsa, en çok senin hayatın değişecek.”
Tam o anda, dış kapının zorlanmış sesi duyuldu. Herkes nefesini tuttu.
Kapı açılır açılmaz içeriye fırlayan kişi, elinde dosyalar, yüzünde ölümcül bir gizemle durdu.
“Yeterince konuştunuz,” dedi kısık ama kararlı sesiyle. “Şimdi gerçek ortaya çıkacak.”
Gözde’nin kalbinin atışı kulaklarında gürlüyordu. Karanlık gölgeler iyice derinleşiyor, İstanbul’un seçkin iş dünyasının o keskin silüetleri arasındaki savaş yeni ve bambaşka bir boyuta taşınıyordu.
Ve o gece, yüzleşmenin eşiğindeydiler.
Ama peki, Emir ve Serdar arasındaki o gizli bağ gerçekten açığa çıkacak mı?
Ya da, daha ölümcül bir sır gölgelerin ardında mı gizleniyordu?
O anda, odanın içindeki hava, donma noktası yükseğini aşmıştı.
Ve kapı yavaş yavaş kapanıyordu.