Chapter 5
Gözde’nin nefesi, boğazında düğümlenmişciydi. Kapının ardında yankılanan tokurdamalar, sanki kalbinin atışlarını hızlandırıyor gibiydi. Yerinden kalkmak için uğraşsa da bacakları kaskatı kesilmiş, dünya yavaşça bulanık bir girdaba dönüşmüştü.
Bir süre öylece donup kaldı. Soğuk, nemli göğsüne çöreklenmişti; sanki boğazına bir yılan sarılmış, nefes almasına engel oluyordu. Sessizliğin içinde çılgınca atan kalbi susturmak için ellerini titreyerek dizlerine bastırdı.
Şehirden gelen nağmeler pencereden süzülen sessizliğe karışıyordu. Uzaktan gelen trafik sesleri, sirenler ve birkaç çığlık… Hepsi İstanbul’un o katı gerçekliğine, güzel ama acımasız yüzüne işaret ediyordu. Ama onun dünyası, o an sadece dört duvar arasındaki o karanlıkta sıkışmıştı.
Tam ayakta doğrulmak üzereyken, telefonunun titremesi ile irkildi. Ekrana bakmak istemese de mecburen aldı eline. Gelen mesaj, двух kelimeydi ama ağırlığı okyanuslar taşıyacak kadar büyüktü.
“Serdar geldi.”
Gözde’nin nefesi kesildi. Soğuk bir ter döküldü alnından ve geri dönülmez bir anın içine savrulduğunu hissetti.
*
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte İstanbul’un seçkin caddeleri, sezilebilir bir gerginliğin içinde kıpırdanıyordu. Kuleler, gölgelerle dans ederken, şehir kimin kiminle savaştığını bilemediği karmaşık bir oyunun içine çekilmişti.
Serdar Demir, yüksek tavanlı ofisinin geniş camlarına yaslanmış, dışarıyı öylesine seyrederken, gözlerinde sinsi bir parıltı vardı. Her hareketi, kendi gücünün yankısı gibi birdenbire anlam kazanıyordu.
“Emir’in zamanının dolduğu çok net,” dedi kendi kendine alçak sesle. Sessizlik içinde tezahür eden o kelimeler, odadaki havayı ağırlaştırdı.
Masasının çekmecesini açtı, içeriden çıkardığı ince ama etkili bir zarftan çıkan belgeleri inceledi. Emir Demir’in yakın çevresindeki gizli zayıflıkları, eski hataları ve kimsenin fark etmediği küçük çatlaklar burada detaylandırılmıştı.
Telefon çaldı. Serdar parmağını hafifçe tuşlara koydu: “Söyle, Emir’in en zayıf noktasını keşfettik. Şimdi tam zamanı.”
Alçakgönüllü bir gülümseme, dudaklarının kenarında belirdi. Sadece bir kişi vardı bu oyunu Serdar’dan daha iyi okuyan ve şimdi de yanlış adımla düşüşü başlayacaktı.
*
Emir Demir, geniş ofisinde endişeyle parmaklarını masaya vuruyordu. Gözleri, önündeki ekranlarda dolaşıyor ama anlamak için derinleşemiyordu. Ofiste henüz kimse yoktu ve bu yalnızlık onu huzursuz ediyordu.
Bir yandan da kurduğu büyük planları için kendine motivasyon vermeye çalışıyordu.
Tam rahatsız edici bir sessizlikle yüzleşirken, kapısı aniden açıldı.
“Buyurun, Emir Bey.”
Gözde içeri girdi. Onun o sakin, ama içinde fırtınalar kopan bakışları, Emir’in yumruklarını gevşetti.
“Gözde, biraz konuşabilir miyiz?”
Sesindeki o nadir yumuşak ton, Serdar’dan sonra ilk kez gerçek bir çaresizlik taşıyordu.
“Tabii.”
Kapı kapandı ve iki kişi arasında saklı bir anlaşmanın gölgesinde yeni bir oyun başladı.
*
Gözde, titrek bir sesle sordu:
“En zayıf noktanız da nerede Emir?”
Emir derin bir nefes aldı, gözlerini uzaklara dikti.
“Ben... ailem.”
Sesinde beliren çatlak, ona en keskin kılıçtan daha derin yara açıyordu.
*
Serdar, rehin aldığı bu parçayı, üzerindeki kudreti tahrip etmek için kullanacaktı. Gözde’nin varlığı, artık sadece Emir’in değil, tüm ailenin geleceğini tehdit eden bir gölgeye dönmüştü.
O anda, Serdar’ın telefonundaki bir bildirimin sesi, odanın sessizliğini parçaladı.
Ekrana baktı, gözleri kısıldı. Emir’in sakladığı o zayıflık, şimdi tamamen onun ellerindeydi.
“İlk taş düşmüş olabilir…” diye fısıldadı, şehvetle dolu bir zafer gülümsemesiyle.
Ama o, bir şeyler kaçırıyor muydu?
Dışarıda, çalkantılı İstanbul sabahı, karmaşık planların ve ihanetin ilk gölgesini yutar gibi sessizliğini koruyordu.
Ve böylece... oyunun çok daha karanlık sayfaları açılmak üzereydi.