Chapter 2
Ayak sesleri yavaşça uzaklaşırken, Gözde’nin kalbi hâlâ göğsünde çarpıyordu; her darbe, göğüs kafesini parmak ucuyla itiyormuş gibi ağrılıydı. Soluk almak zorlaşmış, nefesinin dumanı soğuk hava kadar keskin olmuştu. Odayı dolduran sessizlik, gece kadar koyu ama içinde fırtına kopuyordu.
Gözde, donuk gözlerle kapıya yöneldi. Ardında bıraktığı o soğuk hava, Emir’in ona bıraktığı gizemli iz gibiydi. “Gerçek ne zaman ortaya çıkacak?” diye sordu kendi kendine, elleri titreyerek ama haykırmadan.
Yavaşça oturduğu koltuğun kenarına yaslandı. Avuç içindeki kağıdı tekrar çıkardı; tereddüt etmeden, göz uçları çizgilerin arasında gezinirken, gördüğü tek şey boşluktu. Taraflarca imzalanmıştı evet, ama sözleşmenin kelimeleri gri bir sis gibi anlamını yitiriyordu üstünde. Onun için bu sadece bir kurtuluş umudu değil, aynı zamanda bilinmezliğin karanlıkta uzanan pençesiydi.
Dışarıdaki rüzgar, pencereden süzülen ince perdeleri hafifçe titretiyor, sanki fısıldar gibiydi. Gözde kendini zapt etmeye çalıştı. Annesinden, babasından, köhne mahallelerinin kafesinde kalan umutlardan gelen baskı, boğazında düğüm oldu hâlâ.
"Bu sözleşme... Ailemi kurtarabilir mi?" diye düşündü. Çocukken babasının sıkıca tuttuğu elleri, annesinin mart gibi titreyen sesi hafızasında yankılanıyor, her bir kelime sanki üzerindeki yükü artırıyordu. Ailesinin onurunu lekeleyen o ekonomik çöküş, çevresinin küçümseyen bakışları, çıplak hakikat olarak beyninin içinde yankılandı.
Gözde'nin parmakları, çenesiyle birlikte yukarı, ince dudaklarının kenarına dokundu. ‘Hayatta kalmanın başka yolu yoktu,’ dedi kendi kendine. Ama bir yandan da bu evliliğin ardında bir şeylerin gizlendiğini hissediyordu. Emir’in gözlerindeki derin buzdağının altında karanlık sular vardı; onun en büyük sırrıydı belki de.
Yine kapıdan gelen sesi duymuştu. Bu sefer adımlar daha farklıydı; her biri yavaş ve bilinçli, yaklaşıyordu. Gözde, nefesini tuttu. O an, odanın diğer ucunda beliren gölgeye titreyen bir şimşek gibi belirdi.
Emir Demir. Milyarder, soğuk ve keskin ifadeleriyle sanki bu şehrin karanlığını içinde taşıyordu. Gözde’nin gözüne korkudan ziyade merak dolu, sorgulayan bir ışık yayılıyordu. Bir şeyler vardı o adamda; bir sır, ağır ve sessizce çöken bir duvar gibi.
Emir yavaşça masaya doğru yürüdü. Yüzündeki sert çizgiler, günün yorgunluğunu aşmış, kalbinde başka bir savaşı taşıyordu.
“Gözde...” dedi, sesi buz gibi ama içinde kayıp bir yabancının çözülmek isteyen ipuçlarıydı. “Bu sadece bir başlangıç.”
Gözde, karşısındaki adamın bu cümlesinde, açılmamış yaralar, ihanetten doğan kırgınlıklar ve geleceğin gölgede kalan tehlikesini gördü. Kalbinin tam ortasında, alev gibi yayılan bir hisle anladı: Bu sözleşme, sadece kâğıt üzerindeki bir anlaşma değil, doğrudan hayatını kontrol edecek bir labirentti.
“Beni neden seçtin?” diye sordu sessizce.
Emir’in gözleri ilk defa yumuşadı, ardından hızla soğudu.
“Nedenini biliyorum,” dedi, ama kelimelerindeki gri bulanıklık, tırnak uçlarında gizli bir acının ipuçlarını vermiyordu. “Ve asla beklediğin gibi olmayacak.”
Kapı hafifçe aralandı, ama bu sefer arkasında yeni bir figür değil, açıklanmamış bir sır duruyordu.
Gözde’nin sesi titredi: “Bu oyun bizim değil, değil mi?”
Emir’in dudaklarında kayıp bir tebessüm belirdi, karanlıkta bir kıvılcım gibi.
“Hayır, Gözde. Bu oyun çok daha büyük... Biz sadece birer piyonuz.”
Ve o anda, dünyasındaki tüm dengeler en kırılgan noktasına doğru yer değiştirirken, Gözde’nin gözlerinin içine hapsolmuş derin bir fırtına yükseldi. Dışarıdaki gece ağır bir sessizliğe bürünürken, içeride kalpler avuçlarında birer zaman bombası gibi atıyordu.
Ama gerçek, hiç olmadığı kadar yakın ve elini uzatır gibiydi.
Tam o anda, kapının önünden yankılanan ikinci bir ayak sesi duyuldu. Uzun, soğuk ve kesin.
Kalp atışları hızlandı.
“Kim o?” diye sordu Gözde, kelimeler boğazında düğümlenirken.
Emir’in yüzü bir anda dondu, gözleri aşağıdaki karanlıkta kayboldu.
“Cevaplar... artık saklanamaz.”
Ve kapı, sessizce, ama kaçınılmaz bir kaderin habercisi olarak aralandı.