Chapter 4
Ayak sesleri, odanın içine sızan soğuk bir rüzgar gibi titreşiyor, Azra’nın kalbinde derin bir yankı bırakıyordu. Nefesi kabarırken, tüm vücudu pembemsi bir gerilimle dolmuştu; gözleri kapıda, elleri ise dizlerinin üzerinde, sessiz ve çarpıntılı.
Arda... O karanlık, soğuk adam şimdi tam önünde duruyordu. Gözlerinin içine bakmak, buzlu bir denize bakmak gibiydi; içinde hem tehlike hem de bilinmezlik saklıydı.
“Savaş mı?” dedi Arda, sesi fısıltıdan güçlü, ama sertten yumuşağa kayıyor. “Daha yeni başlıyor, Azra. Seninle aramdaki duvarlar yıkılıyor... ya sen farkında değilsin, ya da bilmeyi tercih etmiyorsun.”
Azra’nın dudakları kurumuştu, kelimeler yutkunmakta boğuluyordu. Ama gözlerindeki korku, o soğuk duvarın yavaşça çatlamasına izin vermeye başlamıştı. Arda'nın yanına uzanan elleri, soğuk ve davetsizdi ama bir o kadar da merak uyandırıyordu.
“Yani...” Azra’nın sesi titredi, “… bizim aramızda başka bir şey olacak mı gerçekten? Yoksa bu sözleşme sadece bir oyun mu?”
Arda’nın ağzının köşesinde hafif bir gülümseme belirdi; hani yalnızca bir kişi görebilirdi. “Oyun mu? Hayat zaten bir oyun değil mi? Ve biz sadece o oyunun kurallarını yazıyoruz.”
Azra derin bir nefes aldı; ilk kez Arda’nın yanında kendini savunmasız hissetmeye başlamıştı. Bu adamın sahip olduğu çekim, sadece fiziksel değildi; o, geçmişin ağırlığını, bile bile sırtlanılan sırların acısını taşıyordu.
“Seninle ilgili çok şey öğrenmek istiyorum,” dedi Azra, yavaşça ve kararlılıkla. “Ama korkuyorum... Hem senden, hem kendimden.”
Arda hafifçe kafasını eğdi, aynı anda hem alaycı hem de hassas bir ifadeye büründü. “Korku, en güzel dürtüdür bazen. Beni bırakma. Duvarların arkasında ne olduğunu göstermeye hazırım.”
İkisi arasında, kelimelerin ötesinde bir elektrik akımı dolaştı. O an, yılların küskünlüğü, güvensizliği, ve saklanan acıları bir nebze eriyor, geriye sadece insan iki yan yana oturuyordu.
Azra’ya doğru biraz daha yaklaştı. Yüzündeki gölgeler daha derinleşti, o gizli sırların ağırlığı bir anda hissedildi. Azra’nın kalbi daha hızlı çarpmaya başladı.
Tam o sırada, Arda’nın cebinde eskimiş, sararmış bir fotoğrafın köşesi hafifçe dışarı çıktı; Azra’nın gözleri istemsizce ona odaklandı.
“Bu...” diye fısıldadı Azra, içinden gelen soğuk bir his bedenini kapladı. Fotoğrafın üzerindeki yüzler bulanık olsa da, Arda’nın gözlerindeki o karanlık gölgeyi hemen fark etmişti. Orada, geçmişten kopup gelmiş ağır bir yük vardı.
Arda, Azra’nın bakışlarına direnemedi ve biraz daha savruldu:
“Bu, benim gölgem... Ve sen şimdi o gölgeyi ilk kez görebiliyorsun.”
Azra dudaklarını ısırdı, hem kendini hem Arda’yı derin bir sessizliğe hapseden o karanlık anın içinde kayboldu.
“Ne olduğunu bilmiyorum ama o gölge, hayatımı değiştirecek bir sır gibi…”
Tam o anda, kapı hızla çarptı, duvarlar sessizliği çelik bir gerilme ile deldi.
Azra irkildi, gözleri kapıya koştu.
Kim veya ne odaya adım atıyordu?
Ve en önemlisi... Azra o gölgeyi neden bu denli tanıyordu?
Kalbi göğsünde sıkışırken, gözleri Arda’ya tekrar döndü. “Söyle… Bana, söylersen belki... kurtulurum.”
Ama Arda’dan sadece acı bir gülümseme ve derin bir sessizlik geldi.
Karanlık, bu gece olduğundan daha da derindi.