Chapter 7
Odamın havası ağırlaşmıştı; pencereden sızan akşam ışığı bile dayanamaz gibi solgun, donuk bir sarıya dönüşmüştü. Ayaklarım titreyerek salonun parke zemini üzerinde birkaç adım attım, nefesim hala hızlıydı. İçimde sıkışan korku ve öfke, eşsiz bir düğüm gibi ince kaslarımı kıstırıyor, ciğerlerimi daraltıyordu.
“Demir...” diye fısıldadım kendi kendime, ismin sadece dilimin ucunda durup, acı bir tokat gibi çarptı kulaklarıma.
Onun benden beklediği o zayıf nokta... Bir fısıltı, adım adım yaklaşan bir gölge. İçimi buz gibi bir korku sardı, nefesim tıkanır gibi oldu. Kendime inanmam gerekiyordu, hem de deli gibi. Ama ya o hiç beklemediğim bir anda ortaya çıkarsa o zayıflık? O an sonsuza kadar sınanacaktım.
Ayağım yere ağırca bastığında, telefonum çalmaya başladı. Ekranda “Arman” yazıyordu. Kulağımı yaklaştırmadan önce birkaç saniye baktım ekrana.
“Ela, nasılsın?” dedi Arman’ın sesi, donuk, biraz mesafeli.
Başımı sanki yüzünü görüyormuşum gibi iki yana salladım, “İyiyim,” diye yuttum katran gibi bir yumruk boğazımı. “Sen?”
“Ben... İdare ediyoruz.” Cümlesinde beliren satranç hamlesi gibi hesaplı boşluk, içimde çakan bir elektrik kıvılcımıydı. “Bugün konuşmamız lazım, biraz önemli.”
“Tabii...” diye karşılık verdim, sesimden titremeyi saklamaya çalışarak. “Senin için uygun olan zamanı söyle.”
“Yarın öğle yemeği, Ofis 2B. Beş dakika geç kalma olur mu?”
Gözlerim telefondan ayrılır ayrılmaz kalbim hızla atmaya başladı. Bu çağrı, belki de birkaç gün içinde ilk gerçek kavuşma, ilk yumuşama ya da tam tersi, derin bir yara olabilirdi.
Telefonu kapattım ama kilitlenmiş gibi hissettim. Dışarıda İstanbul’un ışıkları titrek bir deniz yıldızı gibi parıldıyordu. Ama içimde, şahane bu şehrin sakladığı karanlıklar kadar puslu, karmaşık hisler yaşanıyordu.
Geçmişim, geleceğim... Bütün o hayaller, sözleşme ve bu korkunç oyunun içinde kayboluyor gibiydim.
*
Ertesi gün, ofise gitmek için oturduğum taksinin içinde bile terliyordum. Hafif esen rüzgar camı aralıktı, ama ben kendi içimde fırtınalar koparıyordum. Arman’la yüzleşmek... Bu kadar soğukluk ve mesafe görmezden gelinemeyecek haldeydi.
Kapı koridoruna adım atar atmaz, gözlerim onu aradı. Ofisin tam köşesinde, espresso makinesinin yanında durmuştu. Gözleri üzerinde, bakışlarında bir donukluk vardı; kelimeler orada asılı kalmış, “Yapmam gerekeni yapıyorum” der gibi.
Yanına yaklaştığımda, kalbim ritmi daha da hızlandı.
“Arman,” dedim, ama karşılık verip vermediğini hemen anlayamadım.
Gözleri yavaşça yukarı kalktı, ama bakışı hiç değişmedi. “Ela,” dedi, sesinde gizli bir soğukluk vardı. “Sözleşmenin bittiğini söylemeliyim.”
Beynim sözcüklerin tam anlamını yakalamaya çalışırken, içimde bir şeyler aniden kırıldı.
“Nedir bu? Neden böyle konuşuyorsun? Bir haftadır o kadar sessiz davranıyorsun ki, sanki bir yabancı gibisin bana!” Sesimi zar zor tutabildim.
O, yüzünü kısaca astı; ellerini cebine soktu, o an kendi iç dünyasına gömüldüğünü gösteren küçük kaçışlar başladı.
“Senin ve Demir’in arasında geçenleri öğrendim,” dedi, kelimeler titrek ama kesindi. “Ve dürüst olmak gerekirse, benim için bu kabul edilemez.”
Yerden kopan bir yıldırım gibiydi bu sözler. Yutkunamadım.
“Ben... Ben ne yapmalıyım o zaman? Beni dinlemeden, yargılamadan hiç mi bir şans vermeyeceksin?”
Arman hiçbir cevap vermedi. Gözleri, onu oraya bağlayan masanın üzerinde gezindi durmuştu.
“Anlamıyorsun,” diye fısıldadı sonunda, ellerini yumruk yaptı. “Sana zarar vermek istemem. Ama bu kaosun içinde... Kendimden bile emin değilim.”
Kelimeler aramızda bir bıçak gibi savruldu. Sanki bizi ayıran görünmez, donmuş bir duvar vardı. Elle tutulur, dokunulur o eski yakınlık paramparça olmuştu.
“Demir’le yaşananlar sadece bir başlangıç. İçimde bir koku, bir ihanet var. Ve senin içinde bulunduğun her şey... beni bu soğukluğa itiyor.” Saçlarını geriye itti, zemine baktı.
Nefesim daraldı. Arman’ın karanlığına, kendimi hapsolmuş gibi hissettim.
Bir yandan ona yakın olmak, çok mu uzak kalmak istiyordum? İkisi arasındaki inceden inceye çekişme kalbimi kesitliyordu.
Arman aniden yanımdan uzaklaştı ve durdu. Gözleri birden sertleşti.
“Bunu atlatacağız,” dedi. “Ama önce... bana güvenmeni bekliyorum. Bizden daha büyük gizler var.”
Kelimeler yankılanırken, içimde tuhaf bir boşluk oluştu. O an, ikimizin de bu savaşı tek başına nasıl omuzlayacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Ve o anda kapı ani bir şekilde açıldı.
Demir’in gölgesi koridoru sardı.
Sözleşmenin ilk çatlağı, şimdi en keskin haliyle gözlerimizin önündeydi.