Chapter 6
Kapı, ağır bir şekilde aralandı. Geniş omuzlarında siyah bir kaban vardı; gözleri, odadaki yorgun havaya inat, keskin ve korkutucu bir ışıkla parlıyordu. Demir Kılıç.
Bir an için oda, nefessizliğe teslim oldu. Arman’ın çenesi sertçe düştü; yüzündeki kendinden emin maskenin çatırdadığı anları görebiliyordum. Bense yerimde donup kalmıştım, başımda bir buz kütlesi, kalbimde bile incecik bir sızı.
Demir’in adımları, zemindeki parke tahtalarının üzerine toklar gibi vuruyor; her ses kalbime diken batırıyor gibiydi. Gözleri önce Arman’ı, sonra bana takıldı.
“Sanırım bir yerde tanışıyoruz, değil mi, Ela?” dedi, sesi buzlu bir akşamın rüzgarı kadar keskin. “Ama ben ismin değil, zayıf noktanı biliyorum.”
Söyledikleri havada asılı kaldı, sanki ağır bir sis bulutu gibiydi; anlamaya çalışırken nefesim boğuklaştı.
Arman, koltuğundan kalktı. Korkusunun ketlenmiş halini saklamaya çalışıyor ama gözlerinin kenarındaki titreme mapustu. “Demir… buraya gelmeni beklemiyorduk,” dedi, sesi sahte bir soğuklukla.
Demir, suratında takınmış o yerleşik alaycılıkla güldü, ama öyle derin, ürkütücü ki tüylerim diken diken oldu. “Beklemeniz gerekmiyordu,” diye karşılık verdi. “Ben buradayım artık, her yerdeyim.”
Adımlarını hafifçe bana doğru çevirdi. Her bir adımı, beni bir duvarın içine sıkıştırıyor gibiydi. Soluklarım düzensizleşti; kalbim yavaşlamak bilmiyordu.
“Seninle ilgili ne biliyorum, biliyor musun?” diye fısıldadı, sanki sözleri ateş gibi benim tenime dokunuyordu. “Sadece Arman değil, sen de benim oyunuma dahil ettirilmeye çalışılan masum bir piyon değilsin. Çok daha karanlık sırların var. Onları çıkaracağım.”
Şiddetle nefes alıp verirken, ellerim istemsizce masanın kenarına yapıştı. İçimdeki o donuk buz parçası, şimdi sızlayan bir yaraya dönüşmüştü.
Arman sertçe başladı: “Bizi tehdit edip durma. Biz sadece işimize bakıyoruz.”
Demir’in kahkahası odada yankılandı; o kahkaha ki içinde ölümcül bir zehir saklıydı. “İş mi? İşin içine ben girdiğimde, işler asla eskisi gibi olmaz, tanrı misafiri.”
O an, kapının dışında hafif bir tıkırtı duyuldu; arkamızda, dış dünyaya açılan bir pencere gibi, sessizlik bir an yıkıldı. Tümüyle hazır olmadığımdan hızlı bir adım atamazdım, ama arkamda olanların ağırlığını hissediyordum.
Demir bir adım geri çekildi ve omzunu hafifçe kaldırdı: “Sana bir hediye getirdim, Ela.” Elini cebine attı ve küçük, siyah bir kutu çıkardı. Kutunun üzeri kılcal çizgilerle işlenmişti, ama daha da ürpertici olan şey, içindeki fotoğraftı.
Karnımın tam merkezine bir bıçak saplandı.
Fotoğrafta, annem ve ben birlikteydik. Ama arka planda, gölgelerin içinde, neredeyse görünmez bir figür vardı. Yüzünü seçemiyordum, ama içimde bir korku büyümeye başladı. Demir’in gündeme getirdiği özel bir anıydı.
“Bu ne anlama geliyor?” diye sordum, sesim çatırdayan bir buz tabakası gibi.
Demir gözlerimi keskin bir bıçak gibi süzdü. “Bazı sırlar gömülmek için değil, silah olarak kullanılır, unutma. Senin zayıf noktan bu. Ailesin… ve geçmişin.”
Arman öfkeyle, “Bizi kurtulmayacağız, Demir. Sen yenilgisin farkında ol.” dedi.
Ama Demir havayı yıran bir kararlılıkla gülümsedi: “Bunu görmek için sabırsızlanıyorum.”
Odayı terk ederken, arkasında bıraktığı soğuk nefes, üzerime çöker gibi donuk ve ağırdı. Kapı yavaşça kapandı; o an, hiçbirimiz eskisi gibi olamayacağımızı anladık.
İçimde, korkunun ötesinde bir şey filizlendi. Bu, sadece bir tehdit değildi. Bu, benim savaşımın başlangıcıydı.
Arman yüzüme baktı, gözlerinde şimdi eski o güven azdı, yerine bir kırılma, bir soru işareti gelmişti. “Ela… ne yapacağımızı bilmiyorum ama birlikteyiz.”
Dudaklarımı ısırdım. “Bir yol bulacağız. Bulmalıyız.”
Ama düşündüğüm tek şey Demir’in söylediğiydi. Zayıf noktam…
Beni yıkmak için beklediği o gizemli yer…
Ve içeride sakladığı karanlık.
Bir adım daha atılmıştı.
Ve şimdi… geriye dönüş yoktu.