Chapter 3
Elif, derin bir nefes aldı; göğsünde yükselen sıkışma, boğazına kadar tırmanıyordu. Gözlerini kapatıp kendini teselli etmeye çalıştı ama kalbinin öfkeli vuruşları, odadaki sessizliği paramparça ediyordu. Az önce masasının üzerinden eline tutuşturduğu o soğuk sözleşme; sadece birkaç sayfa ama hayatının bütün kapılarını kapatacak kadar ağırdı.
O an kapı açıldı. İçeri süzülen silüetin gölgesi, Elif’in ciğerlerine buz gibi bir nefes gibi çarptı.
Aslan Demir.
Göz göze geldikleri anda oda havası değişti. Aslan’ın keskin bakışları, bir hançer gibi Elif’in ruhuna saplandı. Gözlerindeki sertlik, bu şehirde gördüğü en yıkıcı fırtına gibiydı.
Elif’de titrek bir kıpırtı uyandı. Midesinde diken batar gibi bir hisle irkildi. Ayakları yere sağlam basmakta zorlanıyordu ama gözlerini kaçırmadı.
"Buradasın," dedi Aslan, sesi ketum ve sertti, kelimeler sert kayalar gibi üstüne üstüne çarparak düştü.
Elif dudaklarını aralayıp bir şey söylemek istedi ama boğazı kuru ve kelimeleri hapis olmuştu.
Aslan, ağır adımlarla yaklaştı, masasının yanına geçmeden önce tekrar baktı Elif’e. Ellerini cebine soktu, hafifçe başını eğdi ve:
“Çok şey yaptın, çok düşündün. Ama şimdi başlıyoruz. O borç, o sorunlar, hepsi artık benim kontrolümde.”
Elif’in kalbi birden hızlandı. Bu sözler, beklentisinin tam tersiydi. Korku ve öfke birbirine karıştı. Burada teslim olmayacaktı.
“Ben… Ben bunu senin için istemedim,” dedi sonunda, sesi titreyerek ama içinde kırılmaz bir direnç vardı.
Aslan’ın gözleri anlık bir kıvılcım yakaladı; sertliği biraz azaldı ama duruşunu değiştirmedi.
“İstemediğin şeyler de oluyor Elif. Bundan kurtulmanın yolu yok. Ama dikkat et, bu evlilik... Bu sözleşme sizin için değil, benim için bir güç oyunu.”
Elif irkildi. Aslan’ın sözlerinin ardında sakladığı anlamı sezmişti. Bu sadece bir evlilikten daha fazlasıydı; o gizemli, korkutucu bir hapishaneydi.
“Peki... benim ne faydam var? Neden bana böyle davranıyorsun?” diye sordu, hislerini kontrol etmeye çalışarak.
Aslan’ın kaşları hafifçe çattı. O an Elif, yüzünde o gözlerin ardındaki derin yarayı gördü: Güven kırıkları, pişmanlık ve ağır bir yüke bağlı öfke.
“Bu işleri kişiye indirgememek lazım Elif. Hem sen, hem ben... İkimizin de oynayacakları rol var. Ama yanlış anlama, nezaket bekleme. Bu sadece iş,” diyerek sesi keskinleşti.
Elif’in iç dünyasında fırtınalar kopuyordu. Bir yandan kendini korumaya çalışırken, diğer yanda bu adamın içini görebilmek istiyor, ona yaklaşmak istiyordu. Ama aradaki mesafe, sevginin değil, bir tür savaşın başlangıcını müjdeliyordu.
Duvarda asılı tablo, zarif kadın figürlerine rağmen buranın sıcaklığını yitirmişti. Elif anladı ki, bu evlilik onların hayatına renk değil, daha çok gölge getirecekti.
Bir an sessizlik çöktü; ikisi birbirine dik dik bakıyor, kelimelerin değil bakışların konuştuğu o anı yaşıyordu.
Derken kapı aniden çalındı—sert, talepkar. İkisinin de irkildiği o anda, Aslan’ın yüzündeki sert ifade daha da derinleşti.
Elif sordu, sesi fısıltıya dönüşerek: “Neden bu kadar sert davranıyorsun?”
Aslan gözlerini kapattı, dişlerini sıktı.
“Bunu anlayacağın gün çok uzak değil,” dedi, kapıya dönerken.
O kapı arkasındaki gizem, Elif’in aklını karıştırıyordu. Sarsıcı gerçeğe en yakın an, tam da bu sessiz anın sonunda patlak verecekti.
Ve böylece, birbirlerine karşı açılan o ilk savaşın tohumları atıldı.
Kapı açılmak üzereydi. Kim ya da ne gelecekti? Aslan’ın sertliğinin sebepleri, karanlık bir sır gibi gölgelenmişti daha.
Ve Elif, anlamaya henüz hazır değildi.
Bir sonraki nefesi hayatlarının dönüm noktası olacaktı.