Chapter 3
Kapı aralandığında, sessizlikle örülmüş o koca odada zaman önce durmuş gibiydi. Ebru’nun kalbi zamansız bir patlama yaptı. Birkaç saniye boyunca nefesini tutmuş, gözleri kapının arkasındaki karanlık figüre kilitlenmişti.
Ardından o kişi, zar zor seçilen bir silüet gibi, ağır ağır içeri süzüldü. Adımları sessiz, ama varlığı odayı dolduruyordu. O an, Ebru’nun yutkunurken nefes borusunda bir düğüm çözüldü ve alnından ince bir ter damlası kaydı.
“Merhaba...” dedi derin, ancak kusursuz bir tınıyla. Sözcükler, salonun dört bir yanından yankılandı adeta. “İşte sen… Yeni gelenimiz.”
Ebru irkildi, gözlerini kısarak figüre odaklandı. Tam karşısında, zarafetle giyinmiş, keskin bakışlı, siyah saçlı bir adam duruyordu. Tanıdık gibi… Ama nasıl?
“Ben... Ebru.” Kelimeler ağızdan elimden kaçan titrek bir fısıltı gibiydi.
Adamın dudaklarında kıvrılan küçücük bir alaycı tebessümle dahası vardı, saklı bir gizem. “Yusuf Demir. Şirketin… ve Can’ın sağ koluyum.”
Ebru’nun ciğerleri hafifçe sıkıştı. İsim öyle bir düşmüştü ki o odaya, duvarlar sanki daha yakıcı bir karanlığa gömüldü.
“Sağ kol... yani Can Bey’in gölgesi,” diye mırıldandı Ebru; dudakları hafifçe kıvrıldı, kim bilir içinde ne tür bir sınav onu bekliyordu?
Yusuf’un gözleri Ebru’da sanki ruhun en derin katmanlarını didikler gibi kaydı. “Burada sadece iş yok, Ebru. Her şeyden önce güç var. Ve bu güç dengeleri… Zorludur.”
Ebru, adeta yerinden fırlayacak kalbiyle, ne söyleyeceğini bilemeden etrafına baktı. Ofisin ışıkları parlak, ama soğuktu; cam duvarlardan İstanbul siluetinin geceye gömülüşü görünüyordu. Gölgeler, bembeyaz duvarların arasında dans ediyor, her köşe ayrı bir sır fısıldıyordu.
“Peki, sen?” diye sordu Ebru, sesinde geçen günün yorgunluğu ve bu karanlık havanın karmaşası.
Yusuf, elli yıllık bir savaşçının öz güveniyle adımını attı. “Ben, Can Bey’in arzularını gözlemleyenim. Ve gerekirse uygulayan… Onun intikamının kılıcıyım.”
Ebru’nun gözlerinde bir anlık korkunun ayazı belirdi.
Yusuf, devam etti: “Biliyorum, senin de geçmişinden kaçmak için sırlarla iç içesin. Burada, bu ofisin içinde, yaşanan her an geçmişle, karanlıkla yüzleşme fırsatıdır.”
Ebru, yerinden hafifçe doğruldu. “Yani burası sadece bir ofis değil...”
“Tabii ki değil," diye kesti Yusuf. “Burada herkes kendi savaşını veriyor. Ve kimseye güvenemezsin.”
O anda kapı tekrar ağır ağır açıldı. İki kişi içeri girdi. Birisi kısa boylu, yaşlı, gözlerinde derin bir yorgunluk; diğeri ise genç ve sert bakışlıydı. İkisi de Ebru’ya kestirip atar gibiydiler, ama yankılanan sessizlikten ürkmüştü.
Yusuf onları göstererek, “Şirketin kişisel koruma birimi,” dedi. “Bunlar, bu şirketin karanlık kapılarındaki nöbetçilerimiz.”
Kadının kalbi sıçradı. Bu dünyanın ne kadar soğuk bir oyun merkezi olduğunu yavaş yavaş anlıyordu.
Tansiyon, havanın kalınlaşan dokusuyla birlikte giderek yükselirken Ebru fark etti ki, o yeni gelenin, o gölge gibi gizlenen adamın bakışları, onu yakından izliyordu. O kişi şirketin hiçbir yerinde rastlanmayan, gizemli varlık gibi süzülüyordu.
Ebru’nın gözlerinin ucuyla baktığı o karanlık figür, şimdi tüm o insan kalabalığından sıyrılarak onu gözlüyordu.
Kalp atışları duble hızla çarparken, Ebru kendi kendine düşündü: “Kim bu yeni gelen? Neden benim üzerimde bu kadar yoğun bir dikkat var?”
Ve tam o anda… Ofisin kapısı kapandı.
Sanki içeride sıkışmıştı her türlü sır, tehlike ve gizem.
Ebru derin bir nefes aldı. O gözler, ne fırtınalar koparacak, ne yıkıntılar bırakacaktı ardında?
Devam edecek.