NoveliqaSözleşmeli Aşkın İzinde / Emre'nin Gizemli Geçmişi :0%
Log in

Chapter 4

Emre'nin Gizemli Geçmişi

Kapı öylesine şiddetle çarptı ki, tahta menteşeler inceden ötüyordu. Defne’nin kalbi göğsünde tahtaya vuruyor, nefesi kesik kesik dışarıya savruluyordu. O an, sirenin uğultusu kulaklarında yavaş yavaş dalgalanırken, gölgeli figürün hangi karanlıktan fırlamışçasına yaklaştığını görme fırsatı buldu.

Adımı duymazdan geldi.

Defne, parmaklarının uçlarında, adeta sessizce nefesini tuttu ve ilk büyük sırrın kapısını aralayacağını bilmiyordu. Çünkü o gölge, sadece Arda Demir’in değil; bambaşka, çok daha derin bir karanlığın habercisiydi.

*

"Kim o?" diye titrek ama sert bir ses yükseldi koridorun sonundan.

Defne, ani bir hareketle geri çekildi. Gözlerinin köşesinde, incecik bir siluet hızla arkaya kaçıyordu.

“Emre...” diye fısıldadı, neredeyse duyamayacağı kadar sessiz.

Kendi kendine tekrarladı ismi; Emre.

Ona ait o maske gibi soğuk, kapalı ifadeyi, buz kesmiş bakışları aniden hatırladı. Ama arkasında yatan hikaye hâlâ gizemini koruyordu.

Bir an için odanın ağır havası boğucu bir sessizliğe büründü. Sirenin sesi uzaklaşırken, Defne yorgun bacakları üstünde diz çöktü.

“Ama neden? Neden bu kadar keskin, bu kadar ulaşılmaz?” dedi kendi kendine, gözleri dolmak üzere.

*

Geçmişe doğru ilk kırık sayfalar elimdeydi sanki. Emre’nin çocukluğunun kırıntıları, hatırının unuttuğu köşelerinde parıldıyordu. Onun hayatına ait incecik bir çizgi — belki çok erken yaşta öğrendiği acı, belki yıkıcı bir ihanetti.

Defne durmuş, o anlamsızca görünen sırların peşinde bilinmeyene dalmış gibi hissediyordu. Çünkü o an, Arda ve Emre’nin arasındaki bu soğukluk ile kendisinin hayatı arasında açan uçurumu anlamaya başladı.

Emre’nin iç dünyasına ilk adımını atmak istiyordu.

Çünkü o adam, yüzünü ne kadar kapatsa da, içinin yangınlarla kavrulduğunu hissettiriyordu.

“Bana söylemelisin, Emre,” dedi gözlerini kapatarak, “Gerçekten korktuğun, seni esir alan ne?”

**

Ertesi sabah, Defne’nin telefonuna gelen kısa mesaj, bütün gece uykusuzluğunun nedenini birlikte taşıyordu:

“Kahvehanede buluşalım. Sana anlatacaklarım var. Emre’nin geçmişi sandığın kadar basit değil.”

Mesajı atan kişi, eski bir çalışan, adının İsmail olduğunu öğrendiği adamdı. Sözleşmeli evliliğin perde arkasında o kadar çok karanlık vardı ki, Defne hepsinin içine çekiliyordu.

Kahvehaneye girdiğinde, loş ışığın altında İsmail onu bekliyordu. Yüzünde solgun bir ifade, gözlerinde eski bir yorgunluk vardı.

“Emre’yle ilgili çok şey duydun biliyorum,” diyerek başladı, “Ama gerçek… çoğu zaman, insanın içine açılan o yara çok daha derindir.”

Defne derin bir nefes aldı. “Anlat.”

İsmail, gözlerini odanın köşesine çevirdi. Sanki bir hayaletle konuşuyormuş gibi, yavaş ve kasvetli bir tonda başladı:

“Emre küçükken… ailesiyle yaşadığı… olaylar var. Çok çok ağır şeyler. Belki hayatında taşıdığı o kabuğun sebebi de bu.”

Defne'nin içi kıpır kıpır oldu. Sessizce, her kelimeyi kemiriyordu.

“Ne tür olaylar?”

İsmail’in cevabı soğuk bir rüzgar gibiydi:

“Babası... yoksa, diyeceğim ama tam olarak ne olduğunu bile bilmiyoruz. Annesi akıl hastanesinde. Emre, evet, genç yaşta çok şey yaşadı. Kendi hayatını kurtarmak için o günden sonra yemin etti belki de… içine kapanmak, bir kale örmek zorundaydı.”

Defne’nin gözleri doldu. O buz gibi adamın paltosunun altındaki sırtında kaç kırık vardı acaba?

Sessizlik aniden ağırlaştı. Başka kelimeler havada asılı kaldı.

*

Günler geçti. Defne, Emre’nin eski eşyalarını, gizli dosyalarını araştırmaya başladı. Ofisin en karanlık köşesine saklanmış eski fotoğrafları buldu.

Bir karede, Emre küçük bir çocuk, yanında mutsuz ama nazik bakan yaşlı bir adam vardı.

Diğer karede ise annesinin, yorgun ve donuk bakışları görünüyordu. O bakışlarda, Defne geçmişte yaşadığı felaketin sessiz çığlığını okuyabiliyordu.

Ancak en dikkat çekici olan şey, Emre’nin kitlenmiş bir günlük defteri oldu. Sayfaları sararmıştı ve yazılar acıyı, yalnızlığı nakşediyordu.

Bir sayfada şöyle yazıyordu:

“Çocukluğumun ışıltıları kayboldu. Güven… sadece sözcüklerden ibaret.”

Defne gözlerini yumdu. Onun ardında ne kadar büyük bir kuyu vardı.

*

Bir gece, Emre’nin odasının kapısının altında ince bir ışık sızıyordu. Defne sessizce yaklaştı ve kapıya kulağını bastırdı.

Kalp atışları hızlandı.

İçeride, Emre’nin kendisiyle konuştuğunu duydu; sesi titrek, kırılgan ama hüzünlüdü.

“Bu acı… beni ben yapan değil, yok eden... Annem... babam... tüm o terk oluşlar…”

Defne’nin parmakları buz gibi oldu. O sesin soğukluğuyla Emre’nin gerçek yaralarını, defalarca kafasının içinde acı çalarak dinliyordu.

Ama o an, yan odadan hafif bir inleme duydu.

Bir anda kafasında bir soru belirdi.

Bu soğukluk, bu duvar, Emre’nin çocukluk travmasının hangi kara hikayesiyle örülmüştü?

Gözlerini yavaşça açtı, derisinin altındaki tüm gerilim aniden pes etti ama yerini korku ve merak dolu kararlılığa bıraktı.

Kapanan kapının ötesinde, arka planda yeniden yükselen siren sesi, Defne’ye bahsedilen geçmişin ne kadar karanlık olduğunu haykırıyordu.

Ve tam o anda, kapı aniden aralandı.

*

“Defne…” diye titrek ama güçlü bir ses yankılandı.

O, içerideydi.

Göz göze geldiler.

Emre’nin soğukluğunun sırrı, tam da yüzünde asılı olan o bakışta gizliydi.

Ama sözleri değil.

Henüz açılmamış yaralarında...