Chapter 7
Hançerin metal soğukluğu, Leyla’nın teninde derin bir sancıya dönüşmüştü. Göğsünün tam ortasından geçen bir donuk acı, nefesini kesmiş, kalbinin ritmini altüst etmişti. Ellerini hızla göğsünden çekti; parmak uçlarındaki titreme, buz gibi bir korkunun vücuduna yayıldığının işaretiydi. Ama etrafında sessizlik vardı. Hançerin ses çıkartan öznesi yoktu.
“Kim—?” diye başladı, sesi çatallı, ama kelimeler yarım kaldı.
O karanlık koridorun ucunda, gri ve solgun ışıkların arasından beliren yüz, ne Eren’in soğuk ifadesini taşıyor ne de ona aitti.
“Benim adım Selim,” dedi, sesi rüzgarın suflesi gibi kıvrandı.
Leyla’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu yeni figürün gölgesi, zamandaki diğer belirsiz karalamaları andırıyordu; bir sır, bir ara nokta, “Kayıp” olan.
Selim, adımlarını sessizce Leyla’nın yanına getirdi. Teninde kıştıran bir rüzgar, etraflarını sardı.
“Zaman döngüsünün tam kalbindeyiz,” dedi, gözlerinde acı ve keder vardı. “Senin baba anıların... onları bulmamız gerek.”
Leyla’nın tüm bedeni, uzun zamandır sanki ömrünün en derin kuyusunda çırpınıyormuş gibi bir sarsıntı geçirdi. Babasını—hep kayıp olan, çağrısını bir daha duyamadığı adamı—arayan, onu hayatına kazandırmak için kendi hafızasının en derinlerine inmeye cesaret eden adamı.
“Ne... ne biliyorsun?” diye fısıldadı Leyla, ağzı kurudu, dudakları titredi.
Selim’in gözleri, loş koridorda parlayan neon ışıklarının yansımasında bir anlığına kaydı, ama derinlikli, çelik gibi kararlı kalmaya devam etti.
“Babam, zamanın labirentinde kaybolan birkaç kişiden biri. Senin onunla yaşadığın anılar, aslında yeniden yazılmış. Onun gerçek izlerini takip etmek için zamana dokunan bir anahtara ihtiyacımız var.”
Leyla ellerini yumruk yaptı, dişlerini sıktı. Duydukları, anılarının kırık camları arasında bir ipucu mu yoksa daha derin bir tuzak mıydı, hissetmeye çalıştı.
“Bu anahtar...” dedi Leyla, sessizliği delen tek kelimeyle havayı delip geçti. “Nerede?”
Selim cebinden küçük, şeffaf ve içinde sürekli dönen minik bir kum saati çıkardı.
“Bu, babanın bıraktığı tek iz. Zaman döngüsünün en yoğun noktasında seni bekliyor. Kırabilirsek, sadece babanı değil, tüm Mega Şehri bu cehennemden kurtarabiliriz.”
Leyla’nın gözleri doldu. Kum saatinin içindeki kum taneleri, sanki kendi hayatının kırılgan parçalarıydı.
“Zaman yeniden başlamadan önce gitmeliyiz,” dedi Selim, arkasında karanlık tekrar derinleşirken.
Adımları, her biri ritmik bir davul sesi gibi koştukça yükseldi. Koridorlar daraldıkça, Leyla sanki kendini daha da derin bir labirentin içinde buluyordu. Her köşe yeni bir anlama götürüyordu; kayıp baba anılarının pusulası çok daha yakındaydı şimdi.
“Burası...” diye seslendi Leyla, durduğu yerde elini duvara bastığında, yüzeyi sıradan çağrılmayan bir soğuklukla temas etti. “Kendi hafızamızın kapısı gibi. İçeri girdiğimizde bütün gerçekler karşımıza çıkacak.”
Selim başını salladı, ciddiyetle.
“Ama dikkat et. Bu kapıdan geçerken kimse senin ne düşündüğünü bilmeyecek. Her adımın, her nefesin, yeniden yazılmaya çalışılacak. Ama sen—sen içerden koptuğun anı hatırlamalısın.”
Leyla derin nefes aldı. Parmaklarının ucunda bir karıncalanma belirmişti; nefesi yavaş yavaş kontrollü bir hal alıyordu.
“Başlayalım.”
Ve o anda—kapının yüzeyinde, nefesler şiddetle hızlanırken, elektriklerin cızırtısıyla birlikte——
Bir kütle halinde kara duman gibi çöken bir gölge belirdi.
“Hayal ettiğinden daha yakınım Leyla.”
Ses, tüm belleğini çiğnemek istercesine sarkastikti, korkunç ve tanıdıktı.
“Eren... sen...”
Döngünün tam kalbindeyiz.
Ve zaman. Bir kez daha durmadı.
——— Sonraki sayfada devam edecek...