NoveliqaSon Şafak: Kıyametin Kıyısında / İçsel Kavga :0%
Log in

Chapter 16

İçsel Kavga

Soğuk, keskin rüzgârın uğultusu kulaklarının içinde yankılanıyordu. Aras, Mira'ya baktı; gözlerindeki ateş sönmeye yüz tutmuştu. Nefesleri buza dönüşüyordu; her biri, hayatla ölüm arasındaki ince çizgide titreyen bir ip gibi gerilmişti.

“Beni… durdurmalısın... yoksa her şey yıkılacak…” cümlesi, havada asılı kaldı. Sesinin ardında sadece korku değil, teslim olmamış çaresizlik vardı.

Aras, içindeki virüsün sıcak ve yabancı yayılan kıvrımlarını hissetti. Göğsünde şiddetle dalgalanan sancılar, soluksuz bırakıyordu. Parmakları titriyordu; durmadan. Ellerini yumruk yapmaya çalıştı, ama içindeki karanlık o kadar derin ve yaygındı ki, sanki her nefeste biraz daha ağırlaşıyordu vücudu.

“Ne yapacağım?” diye fısıldadı kendi kendine. Sesi çatallı, neredeyse çaresizdi. Gözleri, bulutlar altında solgun kalan güneşe baktı. Yanağından aşağı süzülen ter, buz gibi geceye rağmen yanan derisini ıslatıyordu.

Rüzgâr aniden kalın bir gölge gibi üzerini kapladı; öyle ki, kampın kuru yaprakları koltuk altına dolanan bir yılan misali sürüklendi yere. Aras, derin bir nefes alarak dizlerinin üzerine çöktü.

“Bu… bu nasıl mümkün olabilir?” diye geçti aklından, gürültüyle dönen dünya içinde tek bir noktaya sanki sabitlenmişçesine.

Virüs. O karanlık, genetik lanet. Milyonlarca hücrenin içinde sinsice yayıldı, Aras’ın bedenini yavaşça, ama geri döndürülemez biçimde ele geçiriyordu. Her kasında, her damarında, her düşüncesinde bir savaş – ve kaybetme endişesi.

Elindeki cehennem gibi yanıyordu. İç bünyesinde katılaşan bir lav gibi kıvrılıyor, onu yakıyor, biçim veriyordu. Aras dedi ki; “Bu artık sadece bedensel bir savaş değil, zihinsel de...”

Kampın etrafındaki kalın çalılıkların arasından, aniden keskin bir sessizlik çöküverdi. Dış dünyadan gelen tehditlere rağmen, bu sessizlik Aras’ın içinde fırtına kopmasına engel olamıyordu.

“Ya içimdeki bu şey beni yutarsa?” diye düşündü. Karanlık düşünceler bir yılan gibi boynuna dolanıyordu, nefesini boğacak kadar sıkı, korkutucu.

Her gün uyanmak bir savaş, her dakika kaçınılmaz çöküşün eşiğinde titremekti. Ama o burada, dizlerinin üstünde oturırken, bir şey ona fısıldadı.

“Pes etme...” dedi o fısıltı. “Hala seçme gücün var.”

Başını kaldırdı. Karanlık gözleri, yıldızların arasından sızan ay ışığıyla buluştu. Kendisini yutan gölgeye karşı meydan okuyan tek ışık olduğunu hatırladı. Bu ışık, ne akıl ne beden ne de virüs tarafından söndürülebilirdi.

Bir titreme omuzlarından yükseldi. Sancılar biraz hafifledi.

Aras, aniden doğrulmak için ağır bir çabayla kalktı ayağa. Diz kapağı, yaşlanmış bir kapı menteşesi gibi acııtıyordu, ama yemin etmişçesine direniyordu.

“Duramam,” dedi, sesinde kırılsa da kararlılık vardı. “Karanlık… bunu kabul edemem.”

Dışarıda, rüzgâr tekrar yükseldi; ancak bu sefer uğultusu değil, bir davetin melodisi gibiydi. Karanlığın içinde bir ışık çakıyordu; neredeyse sağır eden, ama umut dolu.

Aras, ellerini yumruk yaptı. İçinden geçen binlerce korku, belirsizlik, ama hepsinin üstünde onu tutan buzdan yapışkan bir zincir vardı. O zinciri kıramadı henüz; ama o zincirin ne kadar kırılgan olduğunu da biliyordu.

“Yapmalıyım... hem de şimdi...” diye mırıldandı.

Tam o anda, kampın sınırında bir çıtırtı duyuldu.

Aras dondu. Yüreği göğsüne çarpıyor, her kemik sanki buzdan yapılmışçasına çıtırdıyor.

“Kim orada?” diye seslendi, sesi derin ve tehditkârdı.

Cevap yoktu. Sadece karanlığın onu içine çektiği anlık bir sessizlik.

Sonra yeniden, o uğultu yükseldi. Aras, ciğerlerine dolan buzlu havayı yutarak, bir seçim anında olduğunu fark etti. Ya karanlığa teslim olacak ya da son bir umutla ayağa kalkacaktı.

Adımlar, kalın yaprakların üzerinde derin izler bırakıyordu. Aras, gölgesini büyüten ay ışığı altında kıvranan zihniyle, her hücresinde savaşırken, bir karar verdi.

Ve tam o anda, kampın kapısı ağır bir tokat sesiyle çarptı.

*

[Devam edecek…]