NoveliqaSeviye Avcısı: Hatıraların Bedeli / Gala :0%
Log in

Chapter 9

Gala

Telefonun beyaz harfi ekrandan sökülürcesine parladı, sonra gitti. Kaan elinde kaldı; parmak uçları titriyordu, avucunda buz gibi bir iz gibi kaldı o tek satır: "Sancak seni izliyor."

Oda sanki nefesini tutmuştu. Saate baktı; dijital rakamlar soğuk bir yeşil içinde titriyordu. Elif’in resmini aramadı bile. Elif’in adı dudaklarının gerisinde bir ağırlık gibi durdu; nefesi her seferinde biraz daha eksildi. Telefonu masaya bıraktı; yüzeyinde kendi yüzünün kırpılmış yansıması göz kırptı, yorgun ve yarı karanlık.

Pencereye yürüdü. Megaşehrin gece göğü, neon damarlarla çizilmiş gibiydi. Reklam panoları yağmurdan parlak, dronlar arası bir uğultu; uzaktaki Zindan Kapısı’nın kırmızı ışıkları gölgeler düşürüyordu binaya. Aşağı sokaklarda Hatıra Pazarı’ndan yükselen asitli kokular kendine hastı; insan hatıralarının satıldığı tezgâhların kuru kokusu hep aynıydı: metal, nane, biraz mum. Kaan o kokuyu iç çekişiyle hatırladı — hatırlamak istediği ama hafızasının boş bıraktığı bir nokta daha.

Mesaj bir tehdit miydi? Uyarı mıydı? Davet miydi? Hakan Sancak'ın adı, bir gölgeden fazlasıydı; şehrin göbeğinde yankılanan bir güç, bir gösteri düzeniydi. Haberler gün boyunca dönüp durmuştu: Bugün akşam Sancak Vakfı bir gala düzenleyecekti. Seviye Kurumu ilk kez resmi sponsorlukla sahneye çıkacaktı. Ekranlarda parıldayan başlıklar, "Hatıra Eşitliği", "Sıfır Protokolü" gibi sloganlardan ibaretti. Kaan bunları izlese izlemesine, içinde bir boşluk açıldı. Sanki bir delik başından açılıp beyninin bir parçasını çekiyordu.

Hazırlandı. Giysilerinden Elif’in ördüğü eski bir atkının ucunu beline gizlice düğümledi; o atkı, geçmişten kalan küçük bir kanıt, hafif bir toprak kokusu taşıyordu. Cebine eski bir işçinin sahte kimliği koydu; üzerinde bir şirket logosu vardı — geçmiş bir işinden kalan, şimdi işe yarayan bir sahtecilik. Metroya inerken nefesini tarttı; kalbi damarlardan geçiş yapan bir motor gibiydi, ritmi sabit ama yüksek.

Gala binası, eski bir sanayi kompleksinin yeniden parlatılmış haliydi; cam kubbeler, içindeki kristal izler, güvenlik hologramları. Kapıdan içeriye girerken güvenlik tarayıcıları mini-karınca ordusu gibi parıldadı; yüz tanıma dronları birkaç misafir üzerinde gezindi. Kaan tekniker üniformasına bürünmüştü — kabloları kontrol eden biri, görünmez ama merkezde olan. Yüzde yalnızca dikkatli bakışlar için hazırlanmış bir ifade vardı: sıkmış dişlerin, sürekli hesap yapan gözler.

Servis koridorları dar ve asit kokusuyla doluydu. Duvarlarda Seviye Kurumu’nun amblemi tekrarlandı: Döngüsel bir simge, içinden geçen bir ok. Parlak yansımalar arasından geçerken bir kat görevlisiyle omuz omuza geldiler. Adam hafifçe gülümsedi, gözleri projenin reklam projeksiyonundan bile daha beyazdı.

"Bu gece biraz tarihi yapıyoruz, değil mi?" dedi adam. Sesinde düzenbaz bir heyecan vardı.

Kaan omzunu silkerek cevap verdi. "Kablo problemiyiz biz, tarihi kimse bize vermez."

Adam alayla burun kıvırdı. "Sen ne anlarsın tarihten? Sancak geldi ama bugün her şeyi bitirecek diyorlar. Herkes ağzını açıp kapanıyor."

Koridorun sonundan gala salonunun davetkâr uğultusu geliyordu. Dışarıda sahne ışıkları bir göl gibi parıldıyordu. Kaan elinde ekipman arabasıyla ilerlerken, kulaklığının içinden küçük bir frekans patlaması geçti; teknik ekibiyle kısa bir diyalog.

"Projeyi doğru yeri hizala," diye fısıldadı bir ses. "Sıradan bir sunum yok, yüksek çözünürlük; arka plan videoları, birkaç 'vaka' göstereceğiz."

Kaan ana salona çıkar çıkmaz ışıklar ve koku hücumu oldu: pahalı parfüm, şampanya köpüğü, elektro-jazz’ın canlı bir ritmi. Sahnenin etrafı cam ekranlar ve kameralarla çevriliydi; herkes oradaydı: yatırımcılar parlak ceketiyle, politik figürler kontrollü tebessümleriyle, birkaç yer altı şebekesinden gelen gölgeler. Sahnenin ortasında ise büyük bir logo asılıydı: Sancak Vakfı ile Seviye Kurumu yan yana.

Kaan bir köşede gölgede durdu, teknik ekibin arkasına saklandı. Sancak sahneye çıktığında salon sessizliği yutmuş gibiydi. Işıklar üzerine gelip yüzünü yıkadı; her hat keskin, her gülüş hesaplıydı. Kameralar dönüyor, dronlar göğsünde yaylı müzikle süzülüyordu.

"Bu şehir," diye başladı Sancak, sesi temiz, bir radyo yayını kadar düzgün, "hatıraların bir eşya olduğu bir yerde yaşamaya mahkûm değilsiniz."

Kalabalık alkışladı; sesi gönüllü bir teslimiyet gibiydi. Sancak ilerledi, ellerini yavaşça açtı, yüzünde o soğuk baba figürü maskesi vardı: koruyan ama hizaya da sokan.

"Biz, Seviye Kurumu ve Sancak Vakfı olarak hatıraları demokratikleştireceğiz," dedi. "Herkes, arzusuna göre hatıralara ulaşabilecek, herkes geçmişini seçebilecek. Kimse, sistem tarafından hatıraları gasp edilmeyecek. Bu, insanlığın yeni sözleşmesidir."

Sözler güzel, vaadeler parlaktı; ama Kaan kulaklarında eski bir çarkın gıcırdamasını duyuyordu. Hatıra demokratikleştirilecek... Hatıralar metalaştırılmadan önce nasıl çalındığını bilmeyenlere ya da bilip de unutmayı seçenlere güzel gelirdi bu söz.

Sahne arkasında büyük ekran ışıklandı ve video başladı. Arka planında bir montaj: eski hayatların aralarlıklı görüntüleri; bir annenin gülüşü, bir kamp ateşinin dumanı, bir çocuk elinde oyuncakla koşuyordu. Seslendirme, Mağrur ve soğuk bir tiyatro anlatıcısının usulüyle devam etti.

"Bugün burada, Sancak Vakfı bir protokolü ilan ediyor: Sıfır Protokolü. Seviye Kurumu ile ortak olarak, hatıraların güvenliğine dair yeni bir çerçeve sunuyoruz. Güvenli depolama, gönüllü değişim, seviye atlarken adil kayıp yönetimi."

Her kare bir 'insancıl' maskeyle gösteriliyordu; laboratuvar görüntüleri, beyaz ceketli teknisyenler, hastalara nazikçe bakarken gösterilen eller. Kaan ekranlara bakarken bir köşede bir laboratuvar kapısının ikonunu tanıdı; aynı simge onun hayallerini bir zamanlar rahatsız eden bir hayal kırıklığının da parçasıydı. Görüntüler yüksek çözünürlüklü, görsel efektleri temiz ve yanlışlanamazdı.

Video laboratuvar çekimine geçti; o an en yakın kameradan görülen detay keskinleşti. Bir masanın üzerinde dağınık kablolar, parlak bir monitör, üstünde Seviye Kurumu logosu olan bir kart. Kamera yavaşça bir çocuğun yüzüne zoom yaptı.

Kaan nefesini tutmak istedi ama içi boşaldı; göğsü bir tokat yemiş gibi kalktı. Çocuğun alnında, sol kaşının hemen içinde küçük bir yara izi vardı — Elif’in sevgiyle sardığı o bantla örtülen yara. Kaan bir anlığına başını çevirdi, parmak uçları ansızın soğudu. O yara, belki de geçmişe ait bir işaret olabilirdi; ama daha önemlisi çocuğun yüzü...

Görüntü daha da büyüdü.

O çocuğun yüzü, genç Kaan’ın yüzüydü.

Salondaki insanlar başka bir detaya bakıyordu; birkaç kişi içinden "Oo" diye seslendi. Kaan’ın kulakları uğuldu. Dünya bir santim geriye çekilmiş gibiydi. Fotoğrafın her bir pikseli, yüzünü tanımıyordu ama tanıtır gibiydi; çenesinin duruşu, sol kaş kemeri, o hafif buruşuk burun—tanıdık olan her şey aynıydı ama hafızanın bir yerinde boş bir alan duruyordu.

Kaan, fotoğrafın sağ alt köşesine takılan küçük bir notu gördü; yazı beyazdı, sert ve resmi: "Seviye 0 — Deney 14. Kurum Arşivi."

Kulaklarındaki uğultu değişmeden artıyordu. Ellerini cebine itti ama parmakları boşlukta sallanır gibiydi; kimliği cebinde, sahte giysi üstündeydi, ama bedeninin altında bir yanlışlık vardı. O fotoğraf orada dururken, Sancak sahnenin ışıkları altında konuşmayı sürdürdü, kelimeler havai fişek gibi patlıyor fakat Kaan’ın beyninde anlamsız bir kum fırtınası oluyordu.

Bir saniye kadar her şey yavaşladı. Kaan genç halini, o genç halin önünde duran cihazları, ve arşiv notunu izledi. Hafıza, bir çekmecenin açılması gibi ses verdi ama içinden sadece toz çıktı. Bir boşluk. Bir soru. Elindeki atkı sıkıca parmaklarına battı.

Sancak gülümsedi sahnede, zafer tadını hisseder gibiydi. "Geçmişten ödün vermeyeceğiz," dedi. "Hatıralar şimdi korunuyor. Ve kimse, özellikle hiçbir güç, bu korumayı engelleyemez."

Kaan’ın sol kulağından teknik ekibin komutu yankılandı: "Görüntüyü dondur, şimdi değiştirme; o dosyayı diğer arşivle iki numara karşılaştırıp sıraya al."

Görüntü donduruldu. Ekranın üzerinde genç Kaan’ın donmuş bakışı asıldı; binlerce lensten biri daha ona bakıyordu. Kaanın dizleri titredi, arka plandaki müzik bir murat gibi boğuklaştı. Her şeyin gerçekliği bir an için çatladı; o fotoğraf, bir ip gibi boynuna dolanmıştı.

Kaan, kendini geri çekmek istedi ama kalabalığın hareketi onu kenara sıkıştırdı. İnsanlar etrafta birbirlerine gülüyor, telefonlarına dokunuyor, kendince büyük bir anın parçası olmaktan memnundu. Tek bir yüz, tanıdık ve yabancı, ekranda orada asılı duruyordu.

Kaanın gözleri ekrandan ayırılmadı. Fotoğrafın kenarında küçük ama keskin bir isim daha vardı; o iki satır, birdenbire bütün gecenin anlamını değiştirecek bir anahtardı. Kaan dudaklarını araladı ama kelime çıkmadı.

Ve o anda, sahnenin büyük ışıkları altında, ekranın köşesinde netleşen küçük bir detay daha belirdi; bir logo, daha önce sadece bir simge gibi gördüğü ama şimdi tanıdığı: Seviye Kurumu laboratuvarının içindeki o simge, fotoğrafın arka planında, masanın kenarında parlıyordu — tıpkı Kaan'ın rüyalarında beliren ve sonra silinmiş bir işaret gibi.

Kaanın göğsünde bir şey kırıldı. Gözleri ışıktan bambaşka bir zincir bulmuştu; bir bağlantı kurulmuş, ve o bağlantı, hatıralarındaki boşluk kadar soğuktu.

Salonda alkış koptu. Sancak elini havaya kaldırdı ve kamera fotoğrafın üzerine yine odaklandı, daha net, daha acımasız bir yakın çekim. Kaan, kendi genç yüzüne baktı. O görüntüde bir sır vardı — ve bu sır, şimdi herkesin önünde, ışıkta sergileniyordu.