NoveliqaSeviye Avcısı: Hatıraların Bedeli / Vicdanın Bedeli :0%
Log in

Chapter 7

Vicdanın Bedeli

Kutunun boş olduğunu anladığında nefesi kesildi; o boşluğun sesi vardı; tıkırtı gibi, kaburgalarının arasından sızan ince bir rüzgar. Elif yazan etiketin kenarına parmağını bastırdı; kağıt pürüzsüzdü ama parmak izleri titriyordu. Parmağını çektiğinde teninde soğuk bir iz kaldı—sanki bir şey orayı kazımıştı. Ayakta durmak zorlaştı. Yüzünü çevirdi, odanın ışığı sönmüş gibiydi; neonun mavisi camdan içeri sızıp mobilyaların köşelerini sivriltmişti.

Hatırladığı tek şey, kutunun kapağını açarken Elif’in gülüşüydü; küçük bir çizgi, iki diş, saçının bir telinin alnına düşmesi. Şimdi sadece boş kâğıt ve bir etiket vardı. O gülüş uzaktı, yankı halinde bir delikle geriye çekilmişti. Kaan’ın göğsünde bir kabuk çatladı; içi boşaldı. Yüzüne soğuk ter çöktü. Parmak uçları uyuştu; kalbinin ritmi bir trafik lambası gibi takıldı.

“Boş.” Fısıldadı kendi kendine, kelime boğuk, ağzına yabancıydı. Boşluğun arkasında bir suçluluk webbıydı; suçlu önünde eğiliyordu ve ağlaması yasaktı.

Elif için, daha fazlası gerekiyordu. Daha fazla seviye. Daha çok kredi. Kaan, bulunduğu sokağa indi. Ayakları eski döşenmiş kaldırım taşlarını ezip geçti; yağmur tozu ve yağın kokusu havayı ağırlaştırmıştı. Yüzünde hâlâ kutudaki boşluğun yarası vardı ama zihni çalışıyordu—hesap makinası gibi. Elif’in uyanması için gerekli seviye maliyeti, onu bekleyen borçlar, Hakan’ın verdiği yarı tekliflerin fiyatları; her satır bir dişli gibi döndü. Hatıra Pazarı’na gitmeliydi. Karanlığın içinde parıldayan bir sürü tezgâh, cam küresinde sıkışmış çığlıklar, eski hayallerin ham maddesi. Orası onun ekmeğini kazandığı yerdi. Vicdanın hangi rimağı ise orada kayboldu.

Pazarın girişinde her zamanki bekçi duruyordu: gri bir palto, yüzünde kafein yanığı bakışlar. “Kaan.” Bekçi sesi bir nevi kredi talebi gibi uzadı. “Geç geliyorsun.” “Geç?” Kaan omuz silkti. “Zaman mı önemli, yoksa para mı?”

Bekçi hafifçe gülümsedi; dişlerinin arkasında pas vardı. “İkisi de, seviye avcısı. Senin tür için aynı şey olur çoğu zaman.” Kaan adını söylemeden yürüdü; tezgâhların arasından geçerken satıcıların masaları küçüldü gibi, hafifledi. Cam flakonların içinde hareket eden ışık kıvılcımları vardı; birinin içinde bir yaz tatilinin güneşi, diğerinde ise bir annenin dizinin kıvrımı. Hepsi fiyatlı, hepsi satılıktı.

İlk müşteri hemen yakaladı onu: Orta yaşlı bir kadın, saçları beyazlıktan sarıya dönmüş; gözlerinde çocukluğunun bir köşesini tutmaya çalışan bir kaşınma. “Kaan Bey.” Dedi. “Oğlumun doğduğu sabahı… saklamak istiyorum ama borç… oğlumun doğduğu sabahı paylaşamaz mıyım? Sadece küçük bir parça. Lütfen.”

Kaan baktı. Kadının elleri titriyordu; avuçlarının içleri nemliydi. Memoria-vakumunu masanın üzerine koydu; cihazın yüzeyi yumuşak bir ışıkla titriyordu. “Bu küçük bir parça olur. Üç seviye, anlaşıyoruz.” Kaan sesini alçak tuttu. “Senin için kurulum yaparım. Hazır mısın?” Kadın başını salladı. Gözleri parlarken dudaklarının kenarından bir damla yaş süzüldü. O damla telefonu gibi düşmedi; hafızaya doğru kaydı, hazin bir jöle gibi.

Cihaz kafatasının kenarına hafifçe temas etti; soğuktu, metalik bir tat bıraktı dilinde. Kadının nefesi hızlandı, göz kapakları titredi. Kaan odaklandı; yeni bir seviye avcısı gibiydi, elleri deneyimliydi. Hatıraların iplerini arayan bir tendon gibi çalıştı; hafifçe çekti ve bir çocuk ağlaması, ardından bir annenin kahkahası çıktı. Kadının gözleri kapandı; bir an için yüzü gençleşti. Kaan hissetti: bir çocuğun elinin dokunuşu kendi sol avucuna kazındı, sıcak ve yabancı. Bir anlık baş ağrısı çöktü. Gözlerinin ardında bir ışık titreşti; Elif’in küçük bir silueti geçti—hızla, yanlışlıkla, peşin peşin. Kaan gözünü ovuşturdu, o siluetin bir yansıma olduğunu kabul etti.

“Bitti.” Dedi. Kadın titreyerek elini kafasına götürdü; alnına bir yara izi varmışçasına elini çekti. “Nasıl… nasıl hissediyorum?” “Anılar kayboldu.” Kaan düz konuştu. “Ama gerisayımda bir boşluk kalır. Zamanla… alışırsın.” Kadın gözlerini kapattı ve dudakları kıpırdadı: “Elimde… bir şey var. Sanki bir kapak kapandı.” Sesinin ucu kırılgandı. Kaan ödeme modülünü doğruladı; kredi akışı geldi; sayılar ekranda dans etti. Onun yüzündeki çizgiler ağırlaştı; bir şey, etrafındaki insanlığın sınırına doğru geriliyordu.

Para cebi hissettiriyordu; kredi alındı, cepler doldu. Ama kadın kalkarken ardında tuttuğu boşluğu hissediyordu. Adımlarını bastırdı. Kaan onun arkasından bakarken, pazarın ışıkları daha parlak, daha tehlikeli görünmüştü. Bir çocuk oyuncağından kalan plastik bir sesi andırıyordu: tık, tık, tık—her seviye bir tık.

Bir sonraki müşteri genç bir adamdı; yüzünde yeni açılmış yara izleri, gözlerindeki sinir o kadar açık ki hemen anlaşılırdı: uyuşturucu satıcıları, çeteler, borç ücretleri. “Bir anım var.” Dedi. Sesi pürüzlüydü. “Babamla son görüşmemiz. Belki saklayabilirim ama… bankaya borç var.” Kaan baktı. Gözlerinde kendini gördü belki de—bir erkek kardeşin acısı.

Bu sefer hafıza daha sertti; sürükleyici bir kavgayı içeriyordu. Ellerin yumruğu, betonun soğuk yüzü, kan kokusu. Kaan cihazı taktığında zihninde kısık bir alarm çaldı; bellek yerinden oynamak istemedi, direniyordu. Kaan daha kuvvetli çekti; menfezin içinden bir görüntü çekilip sıyırıldı. Adamın yüzü değişti; alnından bir çizgi geçti, gözleri yumuşadı. “Sanki o an gitmedi.” Adam fısıldadı, sonra geldiğinden daha dik yürüdü.

Kaan eski bir ter gibi baktı; başında keçe bir yara, ellerinde birikirken çoktan başka bir şey olmuştu. Para hesabı kabardı. Ekran yeşile döndü. Seviyeleri yükseltilmişti; hesabında rakamlar büyüyordu. Elif için yeter mi? Daha fazla. Her seviye bir adım, ama aynı zamanda bir şey daha götürüyor: vicdanı.

İlk ayaklarının altında bir çatlak hissediyordu; her hatıra bir taşın altından alınan kum gibi. Kum birikiyordu ve elleri dolu kalamazdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, pazarın arka sokaklarına daldı. Orası daha az ışıklıydı, hiç yaslanmamış rafların, bantlar ve sigara izmaritlerinin kokusu vardı. Burada daha tehlikeli iş olurdu; kurallar gevşer, ödeme nakit olur, gerçek paralar konuşurdu.

Bir isim fısıldandı ona: Tarık. Hatıra arabulucularının kralı sayılmazdı ama pazarın koyu yüzünde güçlüydü. Ahşap bir kapının önünde durdu; içeri girerken odanın havası metalik bir tat bıraktı. İçeride birkaç kişi vardı; yüzler gölgede, gözler ışığa alışmış bir hayvan gibi parlak.

Tarık içeri bir kalemle yazı yazıyor gibiydi; gözleri hızlıydı. “Kaan.” Dedi. “Nasıl gidiyor? Elif için mi yine? Hakan abi sıkıştırdı mı?” Kaan tıknefes: “Biliyorsun ki Elif her zaman.” Sesi kısa ve keskinti. “Hakan ödeme kısmını hızlandırıyor. Daha fazla seviye lazım.” Tarık hafifçe gülümsedi; gülüşünde kâr vardı. “Hakan abi öyle yapar. Ama ben de sana bir iş verebilirim. Riskli. Büyük para. Bir labor hafızası. Kurumsal.”

Kaan’ın gözleri kıpırdadı. Kurumsal hafızalar daha pahalıydı; Seviye getiri potansiyeli yüksek. “Detaylar?” Tarık masanın altından bir cam çip çıkardı; üzerinde kodlar dans ediyordu. “Bunun içinde bir toplantı kaydı var. Evet, toplantı. Ama toplantının sonunda… bir belge gösteriliyor. Logo belli: Seviye Kurumu. Ve tarih—2009-04-17.”

Kaan’ın nefesi kısaldı ama dışarı görünmedi. Seviye Kurumu—adı, Hakan’ın söylediği hikayelerden daha çok bir efsaneydi; resmi deyince tüyleri diken diken olurdu. Bir kurum ki, hatıraları seviye ile ilişkilendirip meta haline getiriyordu. Bir güç oyunu. Kaan’ın elleri istemeden terledi. “2009…” Tekrar etti; tarih eskiydi, tozlu ve parlak. O tarihin bir şeyi değiştirebileceğini hissetti ama ne olduğu muğlak, bir mıknatıs gibi çeker ama kestirilemiyordu.

Tarık bakışlarını kaydırdı; flamayı kapattı. “Çok para diyorum, Kaan. Ama kurallar sert. Buradan alıp çıkamazsın. Sen sadece alırsın, getirirsin. İzlenmez bir havuza yollayacağız.” Kaan durdu, bir ses savurdu içinde: Seviye Kurumu. O isim Elif’in dosyasında mı vardı? Kutudaki kağıtta? Sahte bir umut kabarcığı patladı.

“Zor iş mi?” Kaan sesini bastı. “Neden bana veriyorsun?” Tarık göz kırptı. “Çünkü senin elin temiz—yani, yeterince gölgeli. Ve Hakan abi seni istiyor ama paraya da ihtiyacın var. Denge bu.” Kaan gülümsedi belki ama dudağının kenarı acıydı. “Koşullar?” Tarık masanın kenarına bir kağıt fark ettirdi. “Giriş güveliğinde yüksek. Hatıra sahibinin üst seviyesi. Seviye 6. Senin için güzel bir atak. Ve hatırlatma: bir kuruma ait şeyler ekstra dikkat ister; içindekinin gösterilmesi kontrol ediliyor. Söz veremezsin açmadan. Ama görüntüyü alırsın, o da satılır.”

Kaan düşündü. İçinden bir şey daha vardı; boş kutunun zihninde bıraktığı delik. Seviye Kurumu adı bir mıknatıs gibi çekiyordu. Tarih ise bir anahtar gibiydi; belki Elif’le bağ kurardı. Belki o tarih Elif’in kayboluşuyla bağlantılıydı. Tek yol ilerlemekti.

“Anlaştık.” Dedi sonunda, sesinde bir katı ceket. “Yarın sabah. Yer neresi?” Tarık aynı anda bir paket kaydırdı. “Eski veri laboratuvarı, 11. Sokak, reaktör bittiğinde. Giriş saati: 04:00. Hazırlıklı gel.”

Kaan çıkarken, Tarık onu durdurdu; gözleri aniden yumuşadı. “Bir şey söyleyeyim Kaan? Para… her şeyi alır. Bunu unutma. Bazıları bir seviye atladıkça kendi kardeşini bile hatırlamaz.” Kaan durdu. Geri baktı. “Ben hatırlıyorum.” Dedi. Sözünün altında ne kadar gerçek vardı, bilmiyordu. Ama o an gerçek gibi geldi.

Gecenin ortasında uyuyakaldı; rüyası hatıra bankalarının metalik bir deniziydi. Yüzler dalgalanıyor, isimler karaya vuruyor, hepsi etiketlenmiş. Uyanırken ağzında metal tadı vardı. Gözleri yanıyordu. Elif’in ismi dilinde bir taş gibi takılı kaldı.

Sabahın donuk ışığında, Kaan görev için hazırlık yaptı. Cihazları kontrol etti; bataryalar, kablolar, emniyet kilidi. Her şey düzenliydi. Ruhunda bir titreme vardı; bir hayvanın dişlerini günlerdir törpülediği gibi. 04:00’te laboratuvara vardığında, bina sessizdi; yalnızca uzaklarda bir jeneratörün uğultusu vardı. Kapı zayıf bir direnç gösterdi, sonra açıldı. İçeri girdiklerinde havada soğuk bir katman hissetti; sanki anılar burada daha ağırdı.

Hafıza odası, klişe bir laboratuvar rotası gibiydi: cam flakonlar, veriyolları, izleme ekranları. Ama ortada, mavi hafif bir ışıkla parlayan bir kapsül vardı. İçinde bir insan uzanıyordu; yüzü şeffaflaşıyordu. Elbisesi kurumsal etiketlerle bezeli, yaka kartında yazılar vardı ama okuması zordu. Kaan cihazını kişiye bağladı; sinyaller hafifçe tünedi. Kafasında bir insanın hayatından bir parça daha açılacak, bir isim belirecekti. Bir kez daha, birinin acısını açmak zorunda kaldı.

İlk çekim sessizdi; lab monitörleri hafifçe vızıldadı. Bir toplantı salonu belirdi; sert salon ışıkları, etrafında ceketler, bir masa. Konuşmalar flu, ama yaklaşırken bir ses keskinleşti: bir sunum dosyası açıldı. Ekranın bir köşesinde bir logo belirdi—ilk kez soluk, sonra daha parlak: Seviye Kurumu. Kaan’ın kalbi bir çift kanat çırptı. Logo dalgası haline dönüp gözlerinin önünde yuvarlandı; mavi bir amblem, altında ince harflerle bir tarih: 2009-04-17. Ekranın kenarında tarihin ışığı soğuk bir çivi gibi göğsüne indi.

O an Kaan’ın elleri titredi. Cihazdan bir ısı yayıldı, kulaklarında bir uğultu. Görüntü daha da netleşti; tarih sabitlendi, Seviye Kurumu adı sertçe yazılıydı. Bir papazın çanı gibi vurdu kafatasında. “Bu—” Kaan nefesini çekti ama kelime boğazında kaldı.

Görüntü, toplantı masasındaki birinin elini gösterdi; el bir kağıdı işaret etti. Kağıdın üzerindeki tarihin yanında bir isim yazılıydı—ama o isim cılız, flu. Kaan eğildi; cihazın sesi titredi. O isim neredeyse bir anı gibi, bir gölge.

Kaan parmaklarını kitledi; bir şey, bir adın, tarihlerin, kurumların ağırlığı onu yere bastırıyordu. Ekran bir kez daha titredi ve tarih parlaklığını artırdı. 2009-04-17. Seviye Kurumu.

Kaan’ın kalbi, o tarihin bir köprü olduğunu sezdi. Elif’in kutusundaki boşluk, bu ismin gölgesinde neden oluşmuş olabilirdi? Bir çözülme hissi, bir labirentin kapısını açıyor gibiydi. Ama kapı arkasında ne vardı? Cevap bir adım uzakta, bir nefes ötedeydi. Ve o nefes, cihazın sesiyle son bir çığlık gibi yükselirken, Kaan parmaklarını daha sıkı bastı.

Ekran siyah bir çarpma ile karardı; sadece tarih kaldı, beyaz harflerle bir fener gibi yanıp söndü. Kaan elinde kalan o beyaz tarihe baktı. Bir an için dünya durdu. Sonra kapı arkasından bir gölge belirdi; adını sessizce fısıldayacak gibi.