NoveliqaSeviye Avcısı: Hatıraların Bedeli / Alt Kat :0%
Log in

Chapter 6

Alt Kat

Lale’nin dudakları “Siluetler…” diye kelimeyi ağıza alırken, kapı daha güçlü bir çıtırtıyla geriye çekildi ve içeriye soğuk, yağlı bir hava dalgası sürdü.

Havada metalin ve pasın karışık kokusu asılı kaldı; elektrikli bir uğultu, uzaktaki jeneratörlerin boğuk ritmini gönderdi. Koridor bir saniyeliğine durdu; sonra yeniden nefes almaya başladı.

“Gel.” Lale fısıldadı. Sesi koridorun taş duvarlarına çarpıp küçük, iğne uçlu yankılar halinde geri döndü.

Kaan hareket etmedi. Parmak uçları hâlâ titriyordu; dudaklarının hemen yanında acı bir tat, elektrik tatlısı bir anı belirdi—bir zamanlar Elif’in parmaklarının altında kalan çilekli dondurma sesiymiş gibi. Kapanmak üzere olan hafızanın kırıntıları, bir çakıl taşının parmaklarının arasından kayıp gitmesi gibi.

Adımlarını yavaşlattı. “Hazırım,” dedi sonunda, sesi odanın nemli havasına karıştı; iddialı gelmeye çalıştı ama kelimeler kuru bir kağıt gibi kıvrıldı.

Merdivenler, alt kata inildikçe daha da daraldı. Her adım altında bir ses, bir toz bulutu; bir ampulün arızalı florosundan düşen ışık kırıntıları ayak bileklerine vurdu. Duvarlara asılı küçük panjur pencerelerden gelen neon parıltıları gölgeyi çizgiler halinde böldü.

Lale arkasında bir hışımla gülümsedi; gülüşünde bir demirci çekiç vurdu sanki. “İlk kez mi giriyorsun?” diye sızlandı. “Depo, herkes için hep aynı kokar; ama içerideki isimler farklı.”

“İlk değil,” dedi Kaan. Hâlâ yalan gibiydi. İlk olduğunu söylemiş olurdu; keşke olsaydı. İlkler hafızayı siler, ikinciye kalsa daima hatırlarsın.

Kapı daha alçakta, daha ağır bir metal paletiyle kapandı. Hidrolik bir hırıltı, menteşelerin dişlileri. İçeriye girdiklerinde, karanlığın içinden bıçak gibi keskin raf çizgileri çıktı. Raflar sonsuz bir şehir gibi uzanıyordu; üzerinde karton mezarlar diziliydi.

Etiketler göz kırpıyordu: küçük, beyaz; üzerinde siyah mürekkeple yazılmış isimler, doğum tarihleri, kodlar. Her kutu, bir hayatın küçük, paketlenmiş geçmişi gibiydi.

Kaan bir adım attı ve nefesi kesildi. Bir kutunun yanından geçerken miyis gibi bir koku dolaştı; eski bir oyuncak, solmuş bir elbise. Hafif bir titreşim vücudunu sardı—hatıraların fiziksel ağırlığı mıydı bu?

“Bunlar…?” diye sordu Kaan, sesi rafların arasından sekip küçük boncuklar gibi dağıldı.

Lale parmak ucuyla bir etikete işaret etti. “Hatıra kasetleri, ama resmi değil. Sancak’ın işi. Her seviye atlandığında bir dosya yükseltilir, bazıları pazarlanır, bazıları devlet dosyalarına gider. Burası, Sancak’ın kayıp stokhanesi.”

Sancak… İsim bir zehir damlası gibi dilinin ucuna geldi. Kaan’ın dişlerinde metalik bir tat seyretti. Hakan Sancak. Şehirde onun adı bir gölge, bir madde imzası gibiydi; her yerde bir parmağı, her hafızada bir tırtık.

Kaan rafların arasına girdi. Etiketlere bakarken parmak uçları yavaşça titredi. “Yıldırım” yazan bir grup kutu gördü; etiketlerin yanında küçük kırmızı bantlar vardı—yırtılmış, tekrar yapıştırılmış, aceleyle açılıp kapatılmış gibiydiler.

Kalbi kafesinde bir kuş gibi çırptı. “Yıldırım,” dedi. Sesi neredeyse sadece kendi için.

Lale başını yana eğdi. “Seni mi arıyorsun?”

Kaan, “Elif’i,” dedi. Kelime bir kurşun gibi yere çakıldı. Herkesin nefesi söndü; rafların arasındaki hava bir an daha soğudu.

Etiketlere yakın duran bir kutuyu çekti. Kartonun alt kenarından ince bir toz bulutu yükseldi. Üzerinde küçük bir holografik damga vardı—Sancak Endüstrileri. Bir barkod. Bir tarih: 12.04.2049. “Seviye: 3; Durum: Aktif.” Kaan’ın parmakları damgaya dokundu; yüzeyi soğuktu, yeni açılmış gibi. Parmak izleri hemen görünür oldu.

Kaan kutuyu kaldırdı ve kapağı dikkatle çekti. İçinde şeffaf bir karton kapsül, içinde soğuk sıvı dolu küçük bir kaset. Üzerinde not: “Koruma 7.” Kutu, taze bir hafıza fragmanını içeriyordu—belki de bir narkotize bellek. O an, bir görüntü pırıldadı.

Gözlerinin önünde Elif’in elinden düşen bir kurşun kalem yuvarlandı, yuvarlanırken beyaz bir kap kasesine çarpıp durdu. Kalem uçlarından biri kırılmıştı; kırık uç, Elif’in başını hafiften eğdiği bir bakışı hatırlattı—o bakış, Kaan’ın göğsünü sıkıştırdı.

Görüntü gitti. Sadece kalbinin atışı kaldı.

Lale burnunun dibindeki kartonları taradı. “Birkaçı daha açık. Dikkat et, çoğu çalınmış ya da sahte mühürlü. Sancak alt katları sadece depolamaz; o, ihtiyaç duyduğunda seçer, ayrı ayrı insanları parçalar.”

Kaan gülümsedi; gülüş mekanikti. “Seçmek—tercih etmek. Kalbin işi gibi.”

Raflar arasında ilerledikçe etiketler daha da kişiselleşti. “Özlem, Mehmet,” bir kutuda. “Karabatak, Cansu,” başka birinde. Yan yana dizilmiş, birbirine değen hayat parçaları. Her isim bir kahverengi yaprak gibiydi; özenle toplandı, numaralandırıldı, saklandı.

Kaan bir etikete daha yaklaştı. Yazı daha tanıdık geldi: “Yıldırım, Kaan—A1.” İçeriğe bakmak istemedi ama baktı. İçindeki içerik, yarım bir ayna parçaları gibi çarpık; bir parça kendi sesi, başka bir parça birinin kahkaha sesi. Gözleri bulanıklaştı; flaş gibi hatıra kırıntıları çaktı—Elif’in bir resmi, belki bir doğumgünü pastası; ama resimlere dokunulmuş gibiydi, kenarları silinmiş.

Lale önümde durmuştu, ceketinin cebinden çıkarıp eski bir çakı verdi. Kaşları çatılmıştı. “Bazıları kilitli, bazıları anahtarla açılır. Sancak’ın adamları genelde kilidi gömüyor. Ama görünüşe göre, bazıları bizim için keşke açılmış.”

Kaan çakı aldı. Bıçağın soğuk yüzeyi parmaklarını uyuttu. “Bırak, ben açarım.” Sesi sabırsız bir bıçak gibi.

Bir kutunun üstünü araladı. İçinde sadece bir zarf vardı; içinde bir not. Not: “Elif Yıldırım — Aktif transfer: 24.07.2050 — Hedef: Özel.” Kaan’ın görme alanı daraldı; harfler dans etmeye başladı. O notun kenarlarında bir leke—mavi boya mı, gözyaşı mı—anlamlandıramadı.

“Resim,” dedi Lale, “transfer notları önemli. Eğer hedef 'Özel'se, içeriği bir korucuya, kişiye, ya da Sancak’ın özel depolarına gitti demektir.”

Kaan zarfı buruşturdu ama içine bakmaya devam etti. “Özel mi?” dedi. “Özel nedir? Hakan’ın özeliyse özel değil. Ölü bir kutu.”

Lale, “Hakan’ın özeliyse, hareket eder. Özel işaretli dosyalar hareket ettirilir. Sessiz büyük araçlarla. Kartonların içi boş olabilir; içerik farklı tulumlarda taşınır.” dedi. Sesi yüksek olmadı ama raflar bunu büyüttü. “Bunlar sıkıştırılmış kasalar. Çoğunu fiziksel içinde aramak boşuna. Hafıza çekirdeği, ayrı bir modda saklanır.”

Kaan başını salladı. “O içindir ki geliyoruz. İzi burada.”

İz. O kelime Kaan’ın damarlarında bir şimşek gibi ilerledi. İz, Elif’in bilinç çizgisine dair bir çarpı işareti—yitik bir rota.

Raflardan birinde, üç kutu yan yana dizilmişti: “Yıldırım, Serdar”, “Yıldırım, Kaan”, “Yıldırım, Elif”. Yazı elle kazınmış gibiydi; belki aceleyle, belki titreyen bir el tarafından. Kaan’ın bütün vücudu aniden dondu. Bir sıcak dalga geçti, başının üstüne bastı. Sanki yerde bir düğme sıkılmıştı ve bütün dünya bir an için unuttu nasıl döneceğini.

“Orada,” dedi Kaan, sesi fısıltıya gömülü. Elleri titreyerek kutuların arasına doğru yürüdü. Yaklaştığında etiketlerin çevresindeki selofan bantlarının taze olduğunu gördü; bantlar yeni yeni yapıştırılmış, kenarlarında parmak izleri ve düzensiz izler vardı.

Lale yavaşça, neredeyse merakla, ama aynı zamanda bir dedektifin sabırsızlığıyla, “Elif?” diye sordu. “Ne zaman görmüştün bunları son?”

Kaan cevabı vermedi. Parmağı etiketi okşadı; ‘Yıldırım, Elif’ harfleri parmağının altında birer küçük sinir gibi titredi. Kağıt, nemle kabarmış ve tekrar düzeltilmiş bir yüzeye sahipti. Kağıdın kenarı hafifçe delinmişti, sanki kutunun kapağı birkaç kez açılıp kapatılmış ama hep boş bırakılmıştı.

Kaan dizlerini kendine getirdi ve kutunun kapağını kaldırdı.

İçerde hiçbir şey yoktu.

Rafların arasındaki sükût derinleşti; ampuller daha da sönük bir maviye kaçtı. Kutunun içi bomboştu; kartonun tabanında sadece gri bir toz tabakası birikmiş, parmak izleri silinmiş.

Kaan elini kutunun içine soktu; parmak uçları sadece soğuk, kuru bir tabana dokundu. Her şeyi aramıştı belki; ama sadece boş bir sessizlik vardı. Boşluk, parmaklarının etrafında yoğunlaşıp bir karınca yuvası gibi içini oyuyordu.

Lale nefesini tuttu. “Boş olabilirler…” dedi, ama cümlesinin sonunda bir çarpışma, bir şeyin içeriği boşaltılmış olabileceği ihtimalini kabul etmekten kaçınır gibiydi.

Kaan kutuyu daha yakından inceledi. Kartonun iç kenarında taze bir çizik vardı—kesik, başka bir kutunun içine yerleştirilen bir aparat tarafından yapılmış. Bant yerinden yeni çekilmişti; yapışkanın altında toka izi, düz bir yüzeyde bırakılmış küçük bir monogram—Sancak işareti.

Bir düşünce hücum etti; nefesinin ucunda karanlık bir kelime belirivermiş gibiydi. Hırsızlık… Taşıma… bir yerde olması lazım.

Kaan yüzünü eliyle kapattı; elinin altında çenenin derin, eski ağrısı duyuluyordu—Elif’in sol yanında bir arı gibi vızıldayan, sürekli zamanlanmış bir ağrı. Kalbi göğsünde bir tür testere misali çalıştı.

“İçerik taşınmış,” dedi Lale, sesinde istemsiz bir kabullenme vardı. “Bunlar kutu numaralarıyla oynarlar. Bu sadece kabuk. Sancak’ın kimliği bu: kabukları toplar, içleri toplu halde arzular. Eğer Elif’in çekirdeği taşındıysa, bir yerlerde ya akıyor ya da satışta.”

Kaan parmağını kutunun kenarına bastırdı. Karton, parmağının altında cılız bir ses çıkardı. Her şey bu sessiz karanlığın içinde birer ticari malzeme olarak yeniden şekillendirilmişti.

Bomboşluk, Kaan’ın göğsünü sıkıştırdı. Bir yük varmış gibi hissetti; o yükün adı geçmişti, kız kardeşinin adıydı. Her iki elini kutunun kenarına koydu ve geri çekildi; teni kartonun soğukluğunu birkaç saniye daha taşıdı.

Lale yavaşça arkasına çekildi ve rafların arasından diğer kutulara baktı. “Sancak, bir şeyleri alır, sonra yeniden mühürler,” dedi. “Ama neden birinin kutusunu buraya koyup içini boşaltsın ki? Demek ki bir yerden taşıdılar. Hareket planı var.”

Kaan bakışlarını etrafa savurdu. Rafların uçsuz bucaksızlığı, daha derin katlara giden koridorlar, gölgelerin arasında kaybolan göğüs ağrıları—her biri yeni bir kapak açma isteği uyandırıyordu. Fakat en derininde, Elif’in kutusunun içinin bomboş olması, bıçak gibi saplanmıştı.

O an kapının metalik bir çarpma sesi duyuldu; uzakta bir kapı çarpıldı mı yoksa bir raf devrildi mi belli değildi. Raflardan birinde, toz bulutu içinde bir fare hızla kaydı. Depo aniden canlı bir nefes aldı.

Kaan, kutunun boşluğuna baktı bir süre daha. Parmağı boşluğun kenarına saplandı. Toz delirgesi içinde bir iz—küçük, yuvarlak bir iz—dikkatini çekti. Sanki bir cihaz çıkarılmış, yerinden sökülmüş. Kaan parmaklarını hafifçe birbirine sürttü; içinde hala bir miktar yağ vardı.

Sancak’ın mühür izi. Bir ayak izi.

Lale, “İzi bulamazsak, boşluklar hep boş kalır,” dedi. “Ve bir boşluğun gerçek anlamı, içeride bir şey olduğudur. Onu çaldılar. Ya bir cihaz, ya bir çekirdek. Elif’in çekirdeği yoksa—” Cümlesi yarıda kaldı. Korku, rafların arasına çöktü.

Kaan nefesini aldı. Nefes, sanki bütün bir şehir kadar ağır geldi. Gözleri karardı ama bir parça ışık, bir karanlıkta bir kıvılcım gibi kaldı. Elif’in adı kutuda duruyordu—beyaz etiket üzerinde, siyah harflerle. Ama kutu boştu.

Kaan bir adım geriye çekildi. Kutunun kenarına yaslandı ve kağıdın üzerindeki harfleri tekrar okudu. Yıldırım, Elif.

Her harf bir çivi gibi göğsüne saplanıyordu.

Boştu.