Chapter 3
Ekranın soğuk yüzeyine parmağı değdiğinde bir zil gibi titreşti dünya — ince, elektrikli bir çarpma. Kaan’ın nüfusunda kuşlanan bütün tereddüt o an birdenbire keskinleşti; ciğerlerine dolan hava, camın metalik tadı ağzında. Bekleyiş uzun bir nefes gibi gerildi ve sonra, sessiz bir fısıltı yerine bir onay düğmesi belirdi.
"İlk Seviye: Kabul ediliyor."
Kaan’ın göğsü aniden boşaldı; kalp atışları kulaklarında bir çekiç misali. Kabul etmek, reddetmekten daha kolaydı şimdi. Kabul, bir kapıyı açıyordu; kapının ardında Elif vardı — ya da Elif’in uyanmasını sağlayacak bir ipucu. Kabul, ayrıca kendi geçmişindeki boşluğu da açabilirdi. Ama hangi taraf daha tehlikeliydi, bilinmezliğin soğukluğu mu yoksa gerçeğin yanıcı sıcağı mı?
"Başla," dedi kendine. Sesindeki titreme kağıt kesmeye benziyordu.
Karanlık koridorların, yağmur kokan sokakların ve neon izleğinin kesiştiği mahalle katmanlarına inen asansörün kapısı ping diye kapandı. Asansörün aynası, yüzünü kırık bir mozaik gibi yansıtıyordu: yarı gölge, yarı parıltı, gözlerinin altında geceye kazınmış çizgiler. Ekranda beliren görevin kısaltılmış talimatları, soğuk imza gibi: "Hedef: Komşu - Aysun Deniz, Daire 3. İşlem: Hatıra Kopyalama - Tek Seviye."
Aysun Deniz. İsmi derin bir ses gibi çınlamadı; ama o daireyi, o binanın üçüncü basamağını Kaan tanıyordu. Küçük ayrıntılar—bir zamanlar günün yarısını orada geçirdiğini, Aysun’un mutfak penceresinden gelen kahve kokusunu hatırlamak istese de hatırlayamaması—bazen daha vahim bir ağırlık yapıyordu içinde.
Bu sefer hatıralar onun elindeydi. O, çalınan değil, çalan olacaktı. Düşünce bir ağırlıkla göğsüne oturdu: seviye atladıkça başkalarının anılarını kopyalamak, kendi geçmişinden bir parçayı geri ödünç almaya benziyordu. Ama her ödünç, bir borçtu. Ve Hakan Sancak’ın uzak tebessümü, borcu daha da büyütüyordu.
Üçüncü kata tırmanırken merdiven boşluğundan yayılan yağlı soba dumanı, sosis yanığı kokusu ve ıslak karton karışımı aldı burnunu. Kapının önünde bir an durdu; Aysun’un kapısında asılı olan neredeyse silinmiş bir uğurböceği çıkartması vardı. Bir çocuk hatırası gibi; küçük, inatçı.
Kılını kıpırdatmadan kapıyı tıkladı. Zayıf bir adımla kapı aralandı; içine bakınca Aysun’u gördü: küçük, yanakta bir ben, gözlerinin köşelerinde kahverengi derin çizgiler. Elinde çalkalama bir çay fincanı, üstünde eskimiş bir örgü yelek.
"Hoş geldin," dedi Aysun, sesi telli bir kedi miyavlaması gibiydi. "Yeni yüz mü? Şu mektubu alabilir miyim önce, postacı yine üstümüze bir fatura bırakmış."
"Ben… komşuyum," dedi Kaan. "Daha çok… iş için geldim. Hatıra kopyalama."
Aysun’un kaşları, tanımadığı terimden muzipçe çattı. "Burası hatıra tamiri atölyesi mi, evlat? Ne işi?"
Kaan cebinden küçük, parlak bir cihaz çıkardı; Mira’nın ona verdiği kanca — metalik, memeli bir böcek gibi kıvrılmış. Bir tarafı terminal, diğer tarafı ince bir iğne ucu. Aysun’a gösterdiğinde yaşlı kadının gözleri aniden bir çocuğun merakına dönüştü.
"Ah," dedi Aysun. "O zaman gönüllüsün. Benimki de sıradan değil. Bekle, ya da gel içeri, çay hazır."
Mutfaktan gelen sanki zamanı yavaşlatan bir tıkırtı; çaydanlığın sesi, eski bir kayıt gibi. Kaan içeri girdi. Eşyalar, küçük bir ömür haritası gibi dağılıyordu: çekmece üstünde sararmış dergiler, pencere kenarında kurumuş bir saksı, televizyonun üstünde bir kupa içinde saklanmış tahta el işi figürler. Hepsi birinin yıllarca orada tuttuğu anların küf kokusu.
Aysun, masaya iki fincan çayı, küçük bir tabure ve bir parça mantar yerleştirdi. "Hazır mısın?" diye sordu. Gözleri bir an bulutlandı; bir kız sesi çalındı gibiydi hafiften, sanki Aysun unuttuğu bir şey için kendi kendine konuşuyordu.
Kaan başını salladı. "Evet."
Kanca başının yanına yaklaştı, soğuk bir metal tenine değdi. Mira’nın sesi kulaklarında yankılandı: "İlk seviye, sadece gözlem. Girmeden önce nefes al, aklını sabitle. Anılar katman katman; fazladan bir dalma belleğini incitebilir."
Kaan gözlerini kapadı. Nefes aldı. İçeride bir ağırlık yükseldi, boğazında ipe benzer bir sıkışma.
İğne cildine değdiğinde, elektrik ağrısı gibi bir sıcaklık yayıldı. Dünya sarsıldı; Aysun’un mutfağı bir an için filtrenin arkasında bir görüntüye dönüştü, kenarları bulanıklaştı. Müziğin akışı bozuldu; bir tüy gibi hafifledi, sonra çekilerek yutuldu.
Gözleri kapalıyken bile, beyninin içinde sinema perdeleri açıldı. Komşunun anısı, Kaan’ın bilincinin kıyısına sürüklendi. İlk görüntü, cam pencereden sızan yağmur damlalarının yerde oluşturduğu minik daireler oldu. Bir park bankı, yaşlı bir adamın yürüyüş bastonu, uzakta bir tramvay gürültüsü. Her detay abartılıydı; renkler doygun, kokular kalın bir jöle gibi asılıydı havada.
Kaan bir beden değildi artık. O, gölgesiz bir göz, bir duygu dalgasıydı; komşunun baktığı yerde o da bakıyordu. Aysun’un anısında, bir öğleden sonra vardı. Neşeli bir karmaşa: çocuk çığlıkları, balon ipleri, ıslak ayakkabılar. Bir masa üstünde kazınmış tebeşir şekilleri; bir sokak satıcısının ıslak eldivenli eli.
Ve sonra çocuk görünüyordu. Kıvırcık saçlı, dizleri çamurlu, gözleri düz bir hedefe odaklanmış. Çünkü çocuk bir şey arıyor, hunharca. Elinde yarısına kadar yıpranmış bir kağıttan uçak vardı; yere bakıyor, küçük bir çikolatadan daha değerli bir şeyi bulmaya çalışıyordu.
Kaan’ın damarlarında bir elektrik daha yükseldi. O çocuğun yüzünde tanıdık bir çizgi vardı —laülemiş bir gülüş, burnunun yanındaki küçük bir çil. Bir anda bütün hafıza kıpırdadı, sanki bir kapı yerinden sıyrılıyordu; ama Kaan daha önce bu yüzü hatırlamıyordu. Bunu biliyordu ama hatırlayamazdı; farkında olmadan bir boşluğu izliyordu.
Çocuğun eline baktı komşunun anısı; minik parmaklarda kırmızı bir iple bağlanmış bir şey vardı: parlak, küçük bir şey. Aysun’un eline geçtiğinde komşunun hafızası onu yavaşça uzatıyordu. Kaan ağız kuruluğu hissetti; parmakları dondu. Yakın çekimde, nesnenin kenarında kirlenmiş bir sembol belirdi — küçük bir çapa. Kurşun renginde, ama ışık altında alaca bir parlaklığa sahip.
Nesne bir anahtardı; paslı, ama bir zamanlar parlakmış gibi. Anahtarın sapında üç çizgi vardı, küçük bir oyuk; içinde, bir harf kazınmıştı. Kaan’ın bilinci sıçradı; o harf, küçük, titrek bir çocuk eliyle kazınmış gibiydi. H — değil. M değil. Kaan’ın gözüne bir türlü inanamıyordu: harf K… kendi adının baş harfi.
Kalbi bir an durdu gibi oldu. Boynunun arkasında bir çarpıntı. Çın çın çın diye bir ses, kulak zarlarını zonklattı. Anı devam etti: minik çocuk, anahtarı cebine sıkıştırdı; dizini çamura sürttü; Elif gibi bir kızcağız ona bağırdı uzaklardan. "Kaan! Gel!" dedi çocuk sesinde. Ama komşunun hafızasında ismi söylendiğinde, bir boşluk açıldı Kaan’ın içinde — adın ona ait olup olmadığına dair bir ikilem.
Kaan’ın elleri istemsizce kancayı sıktı. Metal, terinden kayıyordu. Aysun’un solgun yüzü hatırda belirdi; onun sesi, anının sesinin arka planında donuk bir zil sesi gibiydi.
"Anahtarı mı verdim ona?" Aysun’un hafızası kendi kendine mırıldandı; yaşlı kadının parmakları anahtarı saygıyla ovdu. "O küçük şeyleri seviyo çocuklar. Saklanmasınlar."
Kaan’ın burnuna yeniden o metal tadı geldi. Anının içinde yükselen görüntü, anahtarın üzerine odaklandı; oyukların içindeki kirler, parmak izleri... ve o kazınmış harf. K — bir zamanlar kumlu bir tenin içindeki bir çatal kabuğuna çizilmiş gibi duruyordu.
Dünya anlık dondu. Kaan’ın bütün nefesi ilk kez bir farkındalıkla doldu: anahtar, onun çocukluğunda bir nesne olamaz mıydı? Kayıp bir kutunun anahtarı mıydı? Elif’in hastalığından önce sakladıkları bir kutu mu?
Peki ya o anahtarın üzerindeki kazı… kim yapmıştı? Kaan’ın aklı bir gölge halinde hatırladı: gece yarıları evde tarak sesi, tahta bir kutunun tıkırtısı, birinin fısıldadığı bir isim. Ama her şey bulanıktı; hatıraların kenarları bir yapışkan gibi yıpranmıştı.
Anı daha da derinleşti. Küçük çocuk, anahtarı bir dış duvarın taş oyuklarına itti; üstüne bir taş koydu, sonra kaçtı. Aysun onu izledi, elinde çay fincanı gibi dursa da gözleri kayıt altındaydı. Çocuk dönerken arkadan bir kız sesi daha yükseldi — alçak, tiz değil, ama tanıdık. "Kaan, bekle." Bu kez ses, Kaan’ın içine bıçak gibi indi; bir yankı, dar bir koridoru doldurdu.
Kaan’ın nefesi sığlaştı. Zemin, sanki anının kendi çekimiyle ilerliyordu; bir ivme. Gözleri kapanıp açıldı ve anahtar, Aysun’un avucunda parıl parıl yansıyordu; kazısının içindeki kir, bir hikaye gibi sürüklenmişti.
Tam o anda, anının ortasında —öyle ani, öyle acılı— kazınmış harfin yanında başka bir detay daha belirdi. Küçük, dikkat çekmeyen bir çentik; anahtarın sapındaki çentiğe bir desen çizilmişti: minik bir dalga, denizi anımsatan bir iz. Kaan’ın dilinde tuz tadı belirdi. O dalga, beyninde bir kapıyı tıkırdattı; bir zamanlar deniz kenarında, güneş kokan bir öğleden sonra. Ve sonra her şey dondu.
Kaan gözlerini açmak istedi, ama açamadı. Hafıza sinyalleri geriye çekiliyordu, ilmek ilmek. Aysun’un mutfağında, cihazın iğnesi hala derisindeydi; kısık bir elektrik hırıltısı duyuldu. Mira’nın uyarısı tekrar çınladı: "İlk seviye gözlem, ama hiçbir şey görünmez demezler."
Kaan’ın parmakları kasıldı. Avuçlarını açtı; kanca hâlâ ordaydı, ama ağırlığı sanki bir başka şeyin ağırlığına dönüşmüştü. Midesinde bir çekilme; dizleri titredi. Aysun’un bakışı onu ölçtü, içindeki merak daha sıcak, daha insanîydi.
"Ne gördün, çocuk?" diye sordu Aysun, sesinde hafif bir merhamet ama aynı zamanda bir profesyonel merakı vardı. "Bu işi yapan gençler hep fotoğraf gibi şeyler alıyor. Kimi gülmüş, kimi ağlamış. Sen ne buldun?"
Kaan henüz konuşacak durumda değildi. Sadece iki heceli bir kelime çıkardı dudaklarından; kırık bir haykırış gibi: "Anahtar."
Aysun kaşını kaldırdı; ellerini ovuşturdu. "Anahtar mı? Hah. Güzel. Çocuklar kendi sakladığı şeyleri unuturlar. Ben de saklarım ama sonra kaybederim."
Kaan, anahtarı düşündü. Harf K. Dalga işareti. Taş oyuk. Bir kutu. Bir kız sesi. Hepsi üst üste geliyordu, ama bir araya gelmiyordu henüz. Bir köşeyi yuvarlayıp diğerine itmediği sürece tamamlanamazdı.
Kendi yüzüne bakınca aynada tuhaf bir yabancı gördü; gözlerinin içinde bir kıvılcım daha parlıyordu. Bu kıvılcım, ayrıntıdan daha fazlasını vaat ediyordu: bir kapı, bir kutu ve belki de Elif’in uyanışı için bir ipucu.
Kaan oturduğu sandalyede hafifçe geriye kaydı. Kanca metalik bir tınıyla masaya çarptı. O an, apartmanın kapısında bir ayak sesi duyuldu; çelik bir topuk, betonla konuşur gibi. Herkes bir an sessizleşti. Kapı aralandı — dışarıdan bir rüzgâr doldu içeri, yağmurun tuzlu kokusunu yanında getirdi.
Kaan o sesi tanıdı mı, yoksa sadece paranoyası mıydı, anlayamadı. Tüyleri diken diken oldu. Kalp atışları yeniden hızlandı; o anahtarın sapındaki dalga deseni ve kazınmış K harfi, içindeki bir boşuğu dürterek açtı.
Ve tam o noktada, hafıza kaydının son kareleri, anahtarın sapındaki küçük bir ayrıntıyı gösterdi: oyukta, neredeyse görünmez, bir çizik daha — küçük, çocuk eliyle kazınmış bir simge; Elif’in eskiz defterindeki o minik tilkiydi.
Kaan’ın dünyası siyaha battı.
"Elif," diye fısıldadı, ama sesi odada yankı bulmadı. Her şey aniden ağırlaşmış, nefes almak bir zorunluluk olmuştu. Avuçlarının içindeki ter, soğumuş metal tadını andırıyordu. Gözleri istemsizce büyüdü. Hafızanın verdiği görüntü, komşunun anısındaki çocukluğun bir köşesine ilişmişti; tilki simgesi, anahtarın sapına oyulmuştu.
Aysun yüzünde bir şaşkın gülümseme belirdi; onun için sıradan bir nesneydi belki de, ama Kaan’ın yüreğinde bir çekiç saplandı.
"Buyur," dedi Aysun, ağır adımlarla yanındaki çekmeceyi açtı. İçinden çıkardığı şey, bir zamanlar çok değerliymiş gibi parıldayan, küçük bir metal kutuydu.
Kaan bir adım attı; ama anı, onu bırakmadan bir elini sıktı. Kalbine doğru bıçak gibi inerken, içinde şimdiye kadar boş kalmış bir boşluğun, bir adım sonra dolabileceğini hissetti.
O kutunun kapağı aralanırken, hafızanın gölgesi Kaan’ın gözlerinin içine işledi ve sessizlik odada kalınlaştı.
O an, Kaan’ın içinde yükselen tek düşünce basitti: Bu anahtar, belki de, geçmişinin kapısını açıyordu. Ve o kapının ardında ne varsa, Elif’le ilgili her şeyle bağlantılı olabilirdi.
Ama kutu açılmadan, kapının eşiğinde beliren bir siluet, loş ışıkta bir gölge gibi durdu; tanıdık bir siluet. Kaan’ın ömründe defalarca gördüğü birinin çizgisiydi — neşeyle değil, hesapla yürüyen, soğuk bir memur gibi. Sırtındaki palto, Sancak Systems rozetinin mat parlaklığına benziyordu.
"Sana beklediğimden daha hızlı geldin," dedi siluet, sesi koridordan gelen uzak bir rüzgar gibiydi.
Kaan’ın yüreği dondu; parmaklarının arasındaki kutu zemine daha ağır basmıştı. Dudakları kuruydu, düşünceleri çoktan bir uçuruma yuvarlanmış gibiydi.
Ve anahtar, hâlâ parmaklarından kaymadan, sapındaki küçük tilki çizgisi hâlâ göğsünü delip geçiyordu.
Karanlık daha da yoğunlaştı. Kaan, bir adım atıp kutunun kapağını açmak isteyip istemediğini bilemedi.
Ve tam o anda, Aysun’un hafızasından kopyalanan görüntünün içindeki çocuğun dudakları hareket etti; minik ses, odada yankılandı ve Kaan’ın adını, çocukluk sesinin titrek ama keskin bir halayısıyla fısıldadı:
"Kaan… anahtarını sakladın mı?"
Kaan’ın nefesi, odada asılı kaldı. Gözleri kutunun içine kilitlenmişti. Soluk bir ışık, anahtarın sapındaki küçük tilkiyi daha belirgin yaptı.
Ama kutunun içinden ne çıktığını görmek için bir saniye daha... sadece bir saniye daha gerekliydi.
Ve dış kapı aralığında duran o gölge gülümsedi; gülümsemesi, iştahını saklayan bir avcının soğuk memnuniyeti gibiydi.