NoveliqaSeviye Avcısı: Hatıraların Bedeli / Teklif :0%
Log in

Chapter 2

Teklif

Yüklenme çubuğu son çizgiyi geçtiğinde Kaan’ın parmak uçlarında elektrik gibi bir boşluk yayıldı.

Ekranın mavisi, odanın tek gerçek aydınlığıydı. Işığın içinde Elif’in soluk fotoğrafı daha gerçek görünüyordu; gözlerinin kenarında kalan bir gülüş izi, bir anda çok uzak ama dokunulabilir bir şeyi hatırlattı. Kaan nefesini tuttu. Nefes, göğsünde çakıl taşı gibi sıkıştı.

Ekran titredi. Yeni bir pencere açıldı; kenarları cam gibi, ama içinden gelen metin buz sarısına dönüşüyordu. Üstte yalnızca üç kelimeydi: PENCERE — TEKLİF — ONAY.

Kaan’ın parmakları hâlâ ekranda duruyordu. Ekrandan bir tık sesi çıktı; değil bir ses, daha çok bir kapı menteşesinin soğuk gıcırtısı gibiydi. Yüzüne yayılan hafif bir soğuk, odanın penceresinden içeri sızan gece havası değildi. Sistem nefes alıyor gibiydi.

“Hoş geldin, Seviye Avcısı.” Metin makine dilinden fazlasıyla insancıl bir şekilde sürüklendi ortaya. Harfler, Kaan’ın gözlerinin içine bakar gibi yavaşça belirdi. İlk satırın altında, küçük, beyaz bir yazı: Bu teklif kişiselleştirilmiştir. Kabul veya reddet.

Kaan’ın kalbi, bir hava kapısının arkasında sıkışmış bir kuş gibi kanat çırptı. Kabul mü, reddet? Sanki bütün hayatını bir çift kelimeye sıkıştırmışlardı.

Pencerenin orta kısmında üç büyük buton çıktı: SEVİYE ATLA — ANİ KOPYALA — KİŞİ SİLİNSİN.

Her biri bir bomba gibiydi; her biri hem şans hem ölüm vaat ediyordu.

Butonların altında küçük, gri açıklamalar belirdi.

SEVİYE ATLA: Kaynak aktarımıyla bir sonraki seviye açılır. Gerekli kaynak: 2.000 Hatıra Kredisi veya eşdeğer canlı dokunun aktarımı.

ANИ KOPYALA: Hedef: Komada olan bilinç parçalarına hatıra entegre et. Yedekleme gerektirir; eşdeğer miktarda hatıra kaynağı alınacaktır. Yan etki: Hedefin orijinalliğinde bozulma — kimlik sapması riski.

KİŞİ SİLİNSİN: Kalıcı silme protokolü. Hedefin ağ ve biyolojik kayıtları yok edilir; serbest bırakılan kaynak, üst seviye işlemler için kullanılır. Geri dönüş yok.

Kaan’ın gözleri, küçük yazılardan yukarı kaydı. Metinler teknik ama soğuk değildi; içerikleri sanki onu tanıyarak hazırlanmış gibiydi. “Hatıra Kredisi” terimi zihninde hemen bir dönme yarattı — bir zamanlar hayatı boyunca biriktirdikleri, çalınmış, takas edilmiş, fiyatlandırılmış anların parasal karşılığı.

Ekranın sağ köşesinde, küçük bir pencere daha belirdi. İçinde bir video: siyah bir gömlek, gölgelerle çizgilenmiş bir yüz. Yüzün kenarında tanıdık bir tutku ve aynı zamanda bir kin vardı. Hakan Sancak.

Ses hiçbir tonlamadan sakınmadan içeri girdi, pürüzsüz bir bıçak gibi.

“Kaan.”

Tek kelime. Ama o kelime, odanın içinde çınlayarak Kaan’ın kulak zarlarını örseledi. Hakan gülümsemedi. Gülümsemesi, bir anlaşmanın öncesinde serilen bir tuzak gibi duruyordu.

“Her şeyi biliyorsundur. Kız kardeşin, senin hafızan... bazı şeyler pazarda değeri olan mallardır.” Hakan’ın sesi nazikti, bir öğretmence. “Ben de malları doğru fiyatlara getiriyorum. Sana bir teklif yapıyorum. Adım at, bir seviye atla, Elif’i uyandır.”

Ekran üzerindeki üç buton hafifçe titreşti, sanki Hakan’ın kelimeleriyle nefes alıyorlardı.

Kaan’ın boğazı kurudu. “Ne demek uyandır?” diye sızlandı sesi kendi kendine. Her hücresinde tek bir kelime büyüdü: Eğer bu bir tuzaksa?

Hakan devam etti, ekranda ellerini katlayarak: “Seviye atlamak, kaynak ister. Kaynak da nereden gelir? Hatıralar, bilinç parçaları, yaşayanların kayıtları... Ben bunları toplarım, sınıflandırırım, yeniden dağıtırım. Senin gibi biri için özel bir yol var: Anıları kopyalarız, bilinç fragmentlerini entegre ederiz, komayı kırarız. Ama her enerji transferinin bir bedeli olmalı. Kalıcı serbest bırakma.”

Kaan’ın parmakları titredi. Ekrana bakarken Elif’in ruj izi olan o küçük fotoğraf dönüşüp geri geldi; fotoğrafın plastik yüzeyi gözlerinin önünde ıslandı, ama dudaklarının kıvrımı hâlâ aynıydı. Kaan, hangi ruj rengiydi diye düşünmeden kendini alamadı. Böyle anlamsız bir ayrıntı bile şimdi bir umut değeri taşıyordu.

“Kim?” Kaan sordu. Sesi iki kelime arasında kalmış bir yumru gibiydi.

“Kim olursa.” Hakan sanki düşüncesini seçiyormuş gibi, yavaşça söyledi. “Sen seçebilirsin. Pencere seçeneği: Ya seviye atlamak için iki hayatın ışığını kesersin, ya bir tanesinin bütün kayıtlarını sileriz; ya da anı kopyalama yoluyla bir bilinci uyandırırız fakat bunun yerine başka bir bilinçten aynı kadar enerji almalıyız. Adil.”

O “adil” kelimesi, Kaan’ın boynuna bir zincir daha geçirdi. Hakan’ın gözleri kameranın arkasından parladı; soğuk ve hesaplıydı.

Arayüz küçük bir liste açtı. Önce anonim kayıtlar: “Kaynak A— aktivite kayıtları, sahip yok.” Sonra isimler. İsimler, Kaan’ın dünyasını darbe darbeye vurmaya başladı. Birkaç tanesi sokaklardan çalıntı, birkaç tanesi Hatıra Pazarı’nda alınıp satılmış, bazıları ise “Yüksek Bağlantılı Subjektif” olarak etiketlenmiş.

Kaan, listeyi kaydırdı. Bir isim belirdi, bir anlık flama gibi: isimlerin arasında küçük beyaz bir daire yanıp söndü.

“Önerilen kurban,” diye fısıldadı sistem. “En yüksek verim: Elif Yıldırım. Eşdeğer kaynak: 1.750 HK (Hatıra Kredisi). Hedef: Anı Kopyala/Seviye Atlama kombinasyonu için kullanılacak.”

Kaan’ın elleri keskin bir acıyla geri çekildi. Ekranın mavisi yüzüne sertçe çarptı; retinan kadar derin. Elif — kendi kardeşinin adı. Tasarlanmamış, kendiliğinden belirmişti. Nasıl olurdu?

Kaan’ın zihni düğümler halinde örüldü. Elif’in komada olduğu gerçeği yine ciğerlerine saplandı; doktorların söylediği tarih resimleri, hastane lambasının yanındaki sarı ışık, monitörlerin tekrarlayan bip sesleri… Ve şimdi, bir sistemin önerisiyle, aynı ad hem kurtuluş hem kurban anlamına geliyordu.

Ekranın altındaki küçük açıklama yazısı önce görünmez gibiydi, sonra acımasızca gözüküverdi: Önerilen hedef, sistem tarafından otomatik seçildi. Ön seçim kişiseldir. Onaylama sahibi: kullanıcı.

Kaan’ın zihni bir avuç buz gibi soğudu. “Bu bir hata olmalı,” diye mırıldandı, ama ses aynı anda hem yalvardı hem suçladı. Oda, dışarıdaki trafiğin ritmine karışmıştı; motorların uzaktan gelen hırıldamaları camda titreşimler oluşturuyordu. Bu gürültü, bir anlığına Kaan’ın kulak zarlarına bir parazit gibi doldu ve sonra sustu.

Hakan gülmekten sakındı, ama gülümseme yine gözükür gibi oldu. “Hata mı? Yok,” dedi. “Sistem seni tanıyor. Seçimler geçmişine, bağlantılarına, yakınların kayıtlarına bakıyor. Ben de stratejik düşünürüm. Sana iki yol veriyorum: Ya kendin için seviye atlayıp daha güçlü olursun; o güçle kız kardeşini bizzat kapatabilirsin. Ya da… ben sana — alternatif bir yol teklif ederim. Benim yolum hızdır. Ama hiçbir şey bedelsiz değildir.”

Kaan’ın beyninde küçük bir çocuk görüntüsü parladı: Elif, kucağında çekirdek kötü bir kış gecesi, elleri minik bir battaniyenin altında titriyor. Görüntü kısa, vurucu, sonsuz. O an Kaan kendini bir yol ayrımında hissetti; bir yol onu Elif’e götürürken diğer yol, Elif’in adıyla aynı çizgide bir mezar açıyordu.

Arayüz tekrar konuştu, bu sefer sessiz olmadan: Onay gerektirir. Seçenekler: Kabul — Reddet — Daha Fazla Bilgi.

Kaan istemsizce “Daha fazla bilgi” seçeneğine tıkladı. Yeni bir pencere açıldı; metin daha ağır ve teknikti. Her bir seçeneğin altındaki küçük madde işaretleri, eylemlerin sonuçlarını listeliyordu: kimlik sapması, geri dönüşsüz silme, etik suç sayıları, yasal belirsizlikler, toplumsal yaptırımlar. İyice fısıldayan küçük yazılar vardı: “Kamu bilinçlendirme gerektirebilir,” “operasyon, iz bırakır,” “izinsiz biçimde üçüncü taraf müdahelesi olasılığı.”

Ve en altta, bir iki kelime ile çizilmiş, olmadık bir paragraf: İlişki faktörü: Hedef ve kaynak arasındaki biyolojik, genetik veya duygusal bağ işlemin verimini etkiler. Yakın bağ—daha yüksek verim. Yakın bağ—daha yüksek risk.

Kaan yutkundu. Elif onun kardeşiydi; bağlar elbette yüksek olacaktı. Yüksek verim demek, daha az kaynakla daha fazla sonuç demek. Ama aynı zamanda yüksek risk, daha fazla kayıp.

Hakan ekrandan fısıldadı: “Seçin. Bu bir anlaşma değil; gerçek. Ya bir adımı şimdi atarsın, ya da yıllarca gözüne bakarak hissizleşirsin. Ben sana hız veriyorum. Başka kimse vermiyor.”

Kaan’ın içi kıvranırken, geçmişin paramparça bir koleksiyonu aklından geçti: hangi anılarının eksik olduğunu bilememenin tarifsiz ağırlığı, bir sabah uyandığında kimliğinin birkaç satırını kaybetmiş olmanın korkusu. O boşluk, Elif’in odasında açık bir yara gibi duruyordu.

Daha Fazla Bilgi penceresi, Hafıza Protokolü’nden taktik bir bölüm çıkardı ve bir uyarı ekledi: “Hedef listesi dinamik olarak değişebilir. Güvenlik onayı için biyometrik onay gerekebilir. Bu işlemde üçüncü parti müdahalesi yüksek cezalar doğurur.”

Ekranın kenarında küçük bir ikon yandı: bir kilit. Kilit, Hakan’ın gülüşünü andırdı; kapanmış, ama açılmaya hazır.

Kaan, bir an için şehrin seslerini unutup kendi kalp atışlarını dinledi. Her atış, ona başka bir enstrümanın ritmini hatırlatıyordu; belki de annesinin mutfaktaki tavan pervanesinin bir tıkırtısıydı, belki de Elif’in gece ağlama sesi. Hangisi gerçekti, hangisi pazarda dolaştırılmış bir hatıra banda bağlıydı, bilmiyordu.

“Peki, sor bakalım,” dedi Hakan. “Sorumlu kim? Sistem mi? Ben mi? Sen misin?”

Kaan’ın parmakları ekranla teması artırdı; soğuk camı kavrayan teninde bir ter damlası belirdi. Tüm seçeneğin ağırlığı avuçlarına dolmuş gibiydi. Kabul et düğmesi kırmızı ve parlaktı. Reddet ise gri, sakin ama boştu. Daha Fazla Bilgi düğmesi hâlâ açıktı. Kaan daha fazla paragraf, daha fazla terim okumak istedi; okumak istiyordu çünkü bilgi, belki de ona küçük bir açılma verebilirdi.

Ama bilginin içinde öyle bir cümle vardı ki, gözleri kayıp bir uçuruma bakıyordu: Onay verildiğinde sistem, hedefi izole eder, ağ kayıtlarını temizler, DNA şifrelerini ve davranışsal kayıtları yeniden atar. İşlem tamamlandığında hedef: GERÇEKTEN SİLİNİRMİŞTİR. Geri dönüşsüzdür.

Kaan’ın aklı bir kristal gibi çatladı. Eğer Elif onaylanırsa — ve eğer Elif o listede “silinsin” modeliyle seçildi ise — o zaman ya uyandırılacak ya da yok edilecekti. Belki teklif, Elif’i uyandırmayı vaat ediyordu. Belki de Elif’in adı, kurban listesinin başında otomatik olarak görünüyordu çünkü sistem onun dostluğunu ve yakın bağını “yüksek verim” olarak işaretliyordu. Nasıl fark edecekti? Pencere, daha fazla açıklama yapmıyordu.

Hakan’ın sesi bir cümle daha fısıldadı: “Seçim zor olabilir. Ama unutma: bir yol Elif’e götürür, diğer yol seni daha güçlü yapar. Güç, bazı şeylere kendi ellerinle çözüm bulma şansı verir.”

Kaan, penceredeki küçük onay kutusuna baktı. Onay kutusunun içinde, bir daha geri alınamayacak bir nokta yanıp sönüyordu. Yanıp sönüş, bir kalp atışı gibi ritmikti. Elif’in adı hala listede, küçük, beyaz harflerle. Kaan ismini gördü ve her harf bir ağırlık gibi omuzlarına çöktü.

“Ne kadar zamanım var?” diye sordu, ama sesinin ucu kırılmıştı.

“Zaman görecelidir,” dedi Hakan. “Ama teklifler sınırlıdır. Sistemler işliyor. Daha uzun beklersen, başka seçenekler ortaya çıkar; ama belki de seninkinden farklı olur. Karar senin, Kaan. Ben bir kapı açıyorum. Geçersen, alırsın. Geçmezsen, başka kapılar kapanır.”

O an Kaan, pencereden dışarıya baktı; neon şehir birer çizgi hâlinde, civar binaların camlarında sızan ışık telkinleri gibiydi. Bu şehir, hatıralarını pazara çıkaran ellerin, anonim yüzlerin şehriydi. Ve şimdi o şehir bir yandan ona kız kardeşini verirken diğer yandan onu sonsuza dek alabilirdi.

Ekranın altında, kırmızı bir onay düğmesi ve gri bir reddet düğmesi yandı. Aralarında küçük bir satır: Hedef: ELİF YILDIRIM (ÖNERİLEN). Onaylamak, hedefin işlemi etkileyecek şekilde kullanılmasını kabul etmek demekti.

Kaan’ın parmakları, ekrandan birkaç santim yüksekte asılı kaldı. Parmaklarının ucunda mikro bir ter birikti. Işığın içinde Elif’in fotoğrafı tekrar dönüp ona baktı; o bakışta bir suçlama ya da umut yoktu, yalnızca bekleyen bir sessizlik vardı.

Kaan dudaklarını ısırdı. Dünya, iki seçenek arasında bir kaygan ip üzerinde duruyordu. Kabul mü, reddetmek mi?

Ekrandaki onay düğmesi hafifçe atıldı. Kaan hissedebiliyordu; ekran onu bekliyordu. Hakan’ın yüzü, küçücük bir video kutusunda duruyor, bekliyordu. Şehir nefesini tutmuş gibiydi.

Kaan’ın gözleri ekranın sağ alt köşesindeki küçük yazıya takıldı: ONAYLA (EYLEM GERİ DÖNÜLMEZ). Bir satır aşağıda, daha küçük: HEDEF: ELİF YILDIRIM.

Kaan, parmağını indirirken kendine bile güvenemedi. Düşünceleri bir an için dondu; tüm geçmişi, tüm kayıpları, bütün eksik parçalar bir anlık bir bütün gibiydi. Ve o bütünün tam ortasında tek bir soru parlıyordu.

Kabul mü, reddetmek mi?

Kaan’ın parmak ucu cam yüzeye dokundu — veya dokunmak üzereydi.

Ekran, sessiz bir fısıltı ile bekledi.