NoveliqaSeviye Avcısı: Hatıraların Bedeli / Lab Anıları :0%
Log in

Chapter 15

Lab Anıları

Yangın... kelime ağzından çıktığında ses tıkanmış bir borunun içinden geldi gibi çınladı.

Kaan'ın göğsünde bir şey çatladı; nefesinin sıcaklığı bir anda soğudu. Zaman, sırtına basmış bir el gibi çöktü; etrafın renkleri üst üste dizildiler, hatıralar kabuk kabuk dökülmeye başladı.

İlk görüntü bir koridor oldu—uzun, metalik bir koridor. Tavandan sarkan floresanların titremesiyle boyanmış. Ayak sesleri ıslak bir yankı bırakarak ilerliyordu. Her basışta titreşen ızgaralı zemin, ayak bileklerini uyuşturacak kadar soğuktu.

Antiseptik kokusu, yanmış plastikle karışmıştı; burun deliklerinin derinlerine kadar sokuldu. Kaan burnunda eski bir şampuanın çiçeksi kalıntısını aldı—Elif'in saçlarının kokusu—sonra koku aniden çekildi, yerini metal ve ozonun sert nefesi aldı.

Bir laboratuvar kapısı açıldı. Camdan, içerideki görüntü bir balon gibi dışarı fırladı: cam paneller, ekranlar, kan ve ışık gibi akıp giden veriler. İnsanlar beyaz önlüklerin içine saklanmıştı; yüzleri soğuktu, gözler bağımsız çalışıyordu—ödeme bekleyen makineler gibi.

Bir teknisyen, elindeki tablete bakarak konuştu, sesi kayıtsız bir enstrüman gibi:

"Denek 47, kalp hızı stabil. Beyin dalgalarında dalgalanma. Çekirdeğe bağlantı hazırlığı tamam."

"Çekirdek" kelimesi bir elektrik şoku gibi geçti Kaan'ın beyninden. Bilişsel bir tetik: daha önce hiç duymadığı bir isim değilmiş gibi tanıdık.

Kaan kendini o camın arkasında, bir köşede dururken gördü. Ellerini cebine gömmüş, çene kasları gerilmiş. Gözleri, kenarında karartı olan bir kişinin yüzüne takıldı; o yüzün profilinde bir şey vardı—keskin bir çene, hafif alaylı bir gülümseme, sol kaşın üzerindeki dikey iz.

Hakan Sancak.

Hakan konuştu, sesi derin bir metal kutunun içinden geliyordu:

"Hızlı olun. Kayıplar telafi edilebilir ama zaman kaybı fiyatı yükseltir."

"Onu kullanacağız," dedi bir başkası. "Sıfırlı genç çalışıyor; katalizör olağanüstü çıktı."

Bir sancı Kaan'ın göğsünü sıktı. "Sıfırlı genç"—kendisinin adı, etiketlenmiş, arşivlenmiş bir terim. Hafızasını sömüren bir başlığın ince ipi gibi diline dolanıyordu.

Camın arkasındaki sahne, bir nevroz filmi gibi hızlandı. Elif'i gördü; bir vitrin perdesinin arkasında, şeffaf bir yatakta, cildinin yüzeyi soluktu ama göz kapakları titriyordu. Saçları ıslak, alnında ter boncukları. Vücuduna uzanan ince kablolar, damarları gibi cilde yapışmıştı.

Kaan fark etti ki Elif'in üzerine bir numara yapıştırılmıştı; "Subjekt-14" yazıyordu. O numarayı görmek, sanki Elif'in adını bir kere daha yitirmek gibiydi.

Bir teknisyen, Elif'in yanına eğildi. Sesinde ne pişmanlık vardı ne de umut; sadece görev vardı:

"Çekirdeğe bağlanma başlayınca, bilinç akışı sabitlenecek. Veri sapması olursa, reset atılacak. Hatıralar damıtılacak, istenen frekansta ayrıştırılacak."

Elif'in dudakları aralandı; bir kelime çıkmaya çalıştı. Nefesi kaba. Ses, camın diğer tarafındaki sürüngen bir karaltı kadar ince geldi.

"Ağabey..." diye fısıldadı. Ses bir iğne gibi batıp geri çekildi.

Kaan'ın kalbi, ekranların ritmine ayak uydurmaya çalıştı; istemsizce. Yüzündeki kan damarları kabardı. "Elif..." dedi, ama ağzından çıkan ses laboratuvarın dijital uğultusuna yenildi.

Anı bir vuruntu gibi göğsüne indi: Kaan'ın kendisinin de bir gün o sandalyede oturduğu, kollarının demir kelepçelerle sabitlenmiş olduğu görüntü. Kafa bandı, şakaklarına bastıran soğuk bantlar. Bir ekran, gözlerinin tam önünde kendi hayatından sahneler hızla bir çizgi üzerinde akıtırken, bir teknisyen sayfaları çevirir gibi hatıraları seçiyordu.

"Bu kareyi al," dedi biri. "Çocukluğundan başla. Aile bağları, duygusal tetikleyiciler, Elif'e yönelik anlar. Kaan'ın özdeşleşme noktalarını damıtalım."

Kaan, kendi bedeninin o anki çaresizliğini izliyordu; kendi ellerinin, o sırada kıpırdamaya çalıştığını ama her hareketin elektronik bir frenle durdurulduğunu gördü.

Bir monitörde, küçük kareler halinde anılar diziliyordu: yağmurda annesiyle salıncakta sallandığı gün; Elif'in dizindeki yarayı sardığı akşam; Kaan'ın ilk seviye atlaması, parlak mavi ışıklar içinde kayboluşu. Kareler birer birer elektronlara dönüşüp çekirdeğe doğru akar gibi izliyordu. Her giden parça, Kaan'ın göğsünden bir parça koparıyordu.

"Yeter," diye bağırdı Kaan, sesinin başkalaştığını duydu; aksiyon çağrısı gibi, bir makineye çakılan bir çekiç.

Hakan dönüp baktı. Gözleri, Kaan'ın bedenine değil, ekrandaki veriye bakıyordu; insanların değil, sonuçların peşindeydi.

"Onu durdurmayın," dedi Hakan sakin bir şeker kutusu açarmış gibi. "Bu seviye, beklediğimizden daha derin bir katalizör. Sıfırlı'nın kaybetmiş parçalarını geri alma özelliği var. Eğer doğru ayarları yaparsak, hem onu yönlendiririz hem de Elif'in bilinç katmanlarını sıkıştırırız."

Kaan’ın göğsü daha hızlı çarpmaya başladı. Hakan’ın sözleri, Elif’in üzerindeki kabloların daha da soğuk olduğunu hissettirdi. "Sıkıştırmak" kelimesi, Elif'in teni üzerinden bir pens gibi geçti.

Teknisyen, bir düğmeye bastı. O anda Elif'in vücudu küçük sarsıntılarla titreşti. Göz kapakları aralandı; irisleri, laboratuvarın neon ışığında cam gibi parladı.

Elif, boğuk bir sesle, "Ağabey..." dedi yine. Bu sefer kelime bir çığlığa dönüşmüştü; hem yalvardı hem ikna etmeye çalışıyordu.

Kaan hafızasında bir boşluk hissetti; bir sahne vardı ama araya bir perde girmişti. Perde, onun kendi hafızasını hırsızlayan mekanizmaydı. Bir el, hatıralarının telini çekmişti ve her çekişte o telden bir nota kopuyordu.

Bir teknisyen monitöre yaklaştı; ekranlarda Elif'in beyin dokusu modellemesi, nöral ağı çizgilerle bir orman gibi gösteriliyordu. Bir çizgi, yavaşça çekirdeğe, küçük bir küre haline gelen bir cihaza doğru ilerliyordu. Küreye yaklaştıkça, içindeki ışık yoğunlaşıyor, renkleri altından griye, sonra kandan daha koyu bir kırmızıya dönüyordu.

"Çekirdek hazır," dedi teknisyen. "Bağlantı stabilize. Veri akışı güvenli."

Hakan omzunu hafifçe oynattı; umursamaz bir hareket. "Başlat."

Kaan sahneden dışarı çıkmak istedi. Elleri görünmez zincirlerdeydi. Bir panik kıvılcımı kaburgalarından yukarı tırmandı; boğazı kurudu. Elif'e ulaşacak kadar yakın olmasına rağmen aralarında camdan daha kalın bir duvar vardı; zaman ve hafıza ile örülmüş bir duvar.

Elif, yavaşça başını çevirdi; gözleri Kaan'ı buldu. O bakışta yıllar vardı—çocukluk, savunmasızlık, bir güven. O bakışın içinde Kaan ağrıdan nefessiz kaldı.

"Hatırlıyor musun?" diyordu Elif'in bakışı, kelimeler ağzından dökülmeden. "Bizi."

Teknisyen düğmeye ikinci kez bastı. Küçük bir tıslama sesi, bir kapının kilidi açılıyormuş gibi duyuldu. Çekirdeğin iç yüzeyi bir sıvı gibi dalgalandı; içine akan veri çizgileri, kabaran bir nehir gibi kıvrıldı.

Kaan, hızla geriye çekilmiş bir film şeridini gördü: Elif'in küçük bir parkta ağlaması, elini uzatıp Kaan'ın parmaklarını kavraması, bir çocuğun düşüp kanayan dizini gösterip gülmesi. Her kare bir elektrikten sonra öksürüyor, sonra daha donuk bir ışığa dönüşüyordu.

"Veri stabil değil," dedi bir ses. "Anomaliler var. Sıvı dalgalanma oranı normalin iki katı."

Hakan başını eğdi; yüzünde ilk kez bir kırılma izi belirdi. O kırılma, bir planın çatlaması değil, bir insanın sinirlerinin kıvrılması gibiydi. "Bundan daha fazlası var," diye mırıldandı. "Onun hafızasında başka bir şey—sıfırlama anı. Eğer onu tam olarak çözemezsek, veriler çürüyecek."

Kaan, o dört kelimeden birini duymuş gibiydi: "sıfırlama anı." Bu, onun kendi zihninde bir merkezdi; orada bir şey vardı ve o şey alınmıştı.

Bir teknisyen bir kablo çekti; kablo, havada bir kobra gibi kıvrılıp çekirdeğin yüzeyine tutundu. Elif'in başındaki elektrotlardan ince ışık şeritleri çıktı; birbiriyle örülen ipliklere dönüştüler. O iplikler, Elif'in düşüncelerini örter gibi çekirdeğe aktı.

Kaan'ın içindeki bir dürtü, halının altına gizlenmiş bir kibriti aradı; bir tekatlıkla ateşleyip her şeyi yakmak istedi. Ama kibrit yoktu; sadece anılar vardı, çıplak ve savunmasız.

"Bağlantı tamamlanıyor," diye rapor etti teknisyen. "Çekirdek, bilinç akışını kabul ediyor."

Bir anda laboratuvarın ışıkları değişti; kırmızı alarm tiz bir inilti bırakmadan bastırıldı. Çekirdeğin onayı gibi, her ekran turuncuya, sonra maviye döndü; sesler bir senfoni gibi hizalandı.

Elif'in vücudu dondu, sanki bir heykelmiş gibi napalm gibi sabitlendi. Gözleri açık kaldı, ama içleri sığlaştı; bir deniz kabuğu sesiyle içleri boşalıyordu.

Tam o anda, bir flaş patladı.

Işık o kadar parlaktı ki, Kaan gözlerini kıstı. Camın dışında her şey beyaza gömüldü. Elif'in yüzü, o beyazın içinde gölgelenmiş bir maske gibi kaldı. Kablosuz bir yankı geçti: laboratuvarın toz zerreciklerindeki buz kristalleri gibi parladı.

Kaan'ın kalbi sustu; dünyanın kanı dondu gibi oldu. Görüntü, ikiye bölündü: bir kısmı Elif'in sabit yüzüydü, diğer kısmı ise çekirdeğin içindeki dönen bir çekirdek topu.

O an, her şey susmuş gibi oldu. Bir tek kare; herkesin nefesi dondu.

Elif'in dudakları hafifçe kıpırdadı. Göz bebekleri, camın yansımasında bir insan değil, bir veri akımı gibi parladı.

Kaan, nefesinin kesildiğini hissetti. Parmaklarının uçları karıncalandı; anılar, damarlarında buz gibi dolaşıyorlardı.

Ve o flaşta, çekirdeğin içine, kabloların birleştiği noktaya doğru bir görüntü daha sıyrıldı. Bir şey—küçük, parlak, damar gibi—Elif'in şakaklarına saplanmıştı. Çekirdekten çıkan ince bir iğne gibi görünüyordu; ucunda minik bir prizma vardı.

Kaan, tüm bedeninin tek bir noktaya kilitlendiğini hissetti. Gözleri o prizmaya takıldı; prizmanın içinde kendi geçmişinden bir parça görünüyordu—bir yaz akşamında Elif'in kahkahası, Kaan'ın annesinin eli, küçük bir oyuncak araba.

Prizma, Elif'in hafızasından parçalar süzüyordu. Her süzülme, bir anının ışığını söndürüyordu.

Kaan'ın ciğerlerine bir taş doldu. Elif'in ağzından bir kelime daha döküldü, ama bu kez o kelime hatırdan çok bir komut gibiydi, uzak ve soğuk:

"Durma."

Kaan hareket etmek istiyordu; camı kırmak, kabloları koparmak, çekirdeği ezip parçalamak. Ama bedeninin kontrolü, hafızaların kaybıyla ilişkili bir borca hapsolmuştu: ne kadar çırpınırsa karşısındakiler o kadar soğuk adımlarla işlem yapıyorlardı.

Hakan, elindeki bir aleti döndürüp baktı; parmakları titremiyordu ama gözleri başka bir yerdeydi. "Veri akışı sağlanıyor. Eğer Sıfırlı'yı tam entegre edersek, onun hatıraları bir katalizör olacak. Sosyal ayar kalıbı oluşturacağız."

Kaan, bir damla isteksiz öfkeyi yuttu. "Onu bırakmayacağım," demek istedi; sözler çatladı, dilinin kenarında kırıldı.

Elif'in yüzü bir anda daha da soldu. Kablosuz bir tıslama duyuldu; çekirdeğe yeni bir veri paketi daha emildi. Ekranlarda küçük bir grafik, bir eğri çizdi; zirveler, Kaan'ın eski anılarının ritmini gösteriyordu. O ritim kayboluyor, yerini soğuk bir metin akışına bırakıyordu.

Bir teknisyen, terlemiş alnını eliyle sildi. "Anormal bir artış var," dedi. "Hatıra frekansı yükseliyor. Ama çekirdek tutuyor."

Hakan sırtını doğrulttu. Gözlerinde bir keskinlik belirdi; o keskinlik, bir planı parçalamanın soğuk memnuniyetine benziyordu. "O zaman daha fazlasını alacağız."

Kaan'ın ciğerleri yanıyordu. Görüntüler tek bir karede sıralanıp durdu: Elif'in gözleri, prizmanın içinden dökülen anılar, Hakan'ın soğuk yüzü, teknisyenlerin makineleşmiş elleri, camın arkasındaki kendisi, kelepçeleri.

Ve en son kare—çekirdeğin tam merkezinde, Elif'in başına saplanmış o prizma, ışık saçan bir çekirdek gibi. Bir anlık flaş oldu; parlaklığı çelik bir tokat gibi yüzünü sildi.

O flaş, Elif'i çekirdeğe bağlı olarak gösterdi.

Kaan sesiyle değil, bir çığlıkla cevap vermek istedi. Ama çığlık, labın mavi ışığına çevrilip bir veriye dönüştü.

Ve görüntü, tam o parlak noktada kesildi.