NoveliqaSeviye Avcısı: Hatıraların Bedeli / Kırık Kutu :0%
Log in

Chapter 14

Kırık Kutu

Çarpmanın ardından gelen kalp atışı, Kaan’ın kulaklarında bir davul gibi çınladı; önce tek bir tok, sonra ritmi büyüdü. Branda hala titriyordu; elinin altında titreşen kumaş, içindeki kutuyu sanki canlı bir şeymiş gibi hafifçe salladı.

Soğuk demir kenarlara sürtünen parmakları var gücüyle bastırdı. Kutunun kapağı iki parmak kalınlığında ahşaptı; kenarlarına saplanmış çivi, yılların pasını bırakmıştı. Kaan nefesini tuttu. Dışarıda neonun öfkesi bulvara fırlıyordu; içeri ise yağ kokusu, eski kağıt ve bütün şehirden toplanmış unutulmuş şeylerin kokusu doluydu.

Kapağı aralamadan önce gözlerini kapattı. Elif’in yüzü gözlerinin arkasında çakmıştı: o ince, yatak bezi kokusuyla karışmış soluk ten; beyaz monitör ışıklarının yüzünü kesmesi. Uyandırmak için bir seviye daha gerekiyordu. Bir seviye daha ve… Her seviye bir başkalarının anılarını siliyordu. Her seviye bir parça daha eskitti Kaan’ı. Ama kutunun içinden gelen o ritimli kalp sesi, ona bir şeyin tekil, canlı olduğunu söylüyordu.

Parmakları kapağın tırnağına takıldı; pas çatlaktı ve küçük bir çıtırtı duyuldu. Ahşap çözüldü.

İçeriden çıkan karanlık ilk anda bir şeyleri emdi; soğuk, nemli bir hava dalgası yüzüne çarptı, sanki kutu kendi küçük iklimini saklıyordu. İçinde bir siluet vardı — ne tamamen gölge, ne tamamen madde. İnce bir çocuk silueti; dizlerini karnına çekmiş, başını öne eğmiş, avuç içlerinden buhar yükseliyordu. Gömülmüş kumaşlardan yapılmış bir kukla kadar fiziksel, duman kadar eterikti.

Siluet hareket etmeden baktı. Gözleri yoktu ama baktığını biliyordu Kaan. Ses, kutunun içinden, çelik tellerin arasından geldi; ince, kızıl bir tondaydı, dışarıdaki sessizliğe çizikler attı.

— Kül...

O nefes, bir çocuk sesi; lokanta tezgahının altından fısıldanan bir lakap. Kaan’ın demirleşmiş omuzlarında elektrik gibi yayıldı. Kül. Küçükken annesinin fırından çıkardığı ekmekleri elinden düşürüp etrafa yayılan un, gece bahçede oyalanırken ceketinin astarına soktuğu kömür parçası… Lakap bir zamandır unutulmuş bir tereddüttü, ama şimdi burnunun dibinde tüy gibi titriyordu.

Kaan’ın dizleri boşalmaya başladı; o küçük kelime, yılların üzerinde bir eldiven gibi soyuldu. Nefes alırken göğsünde bir şey çatladı. Hafif bir çocuk kahkahası aniden duyulmuş gibi oldu, paslı bir kapının arkasındaki yankı.

— Kaan? — diye fısıldadı siluet, lakap aynı zamanda bir çağrıydı. — Kül. Buradayım.

Kaan dudaklarını ısırdı. Sesin içinden bir takipçi, bir satıcı ya da Hakan’ın küçük bir oyuncağı çıkabilirdi. Bu satıcılar, pazarın derinliklerinde hafızaları paketleyip pahalıya satarlardı. Ama ses öyle tanıdıktı ki… ve kutunun içindeki o küçük form, iki yaşında bir çocuğun duruşunu taşıyordu; omuzları sıkık, soluklanma şekli tanıdıktı.

— Kim… kimsin? — diye sığ bir sesle sordu Kaan. Sesi, gırtlağında taşlanmıştı. Hakan’ın teknolojisi her yerdeydi; gözlerden, kulaklardan beynin kıvrımlarına kadar. Ama kutunun içinden gelen bu ses doğrudan sinirlerine dokunuyordu, ağrıya değil, hatırlamaya.

Siluet yanıt vermeden önce, etrafı dinledi. Pazarın geri planında biri müzayede için bağırıyordu; bir motor uzaklarda homurdanıp geçti; yağmur ihtimali hava lambalarının altında parlayan damlalara sekmeden önce hissediliyordu. Siluet tekrar konuştu, bu kez kelimeleri neredeyse bir tür ahitleme gibi sıraladı:

— Hatıra sandığı. Kadar yakın, kadar uzak.

Kaan’ın gözlerinin içine eski bir sahne yığılmaya başladı. Unlu tezgâhta annesinin elleri, nişan yüzüğü bile nazikçe silik bir hatıra gibi. Hava o gün başka bir renkti; boru ısıtıcıları kabarcık kabarcık ötüyor, mutfakta bir tencere geçmişin bulutunu kaynatıyordu. Siluetin sesi her kelimeyle o hava dalgasını deliyordu.

Akılsızca, Kaan sordu:

— Elif? Onun… uyanıp uyanmadığını biliyor musun?

Siluet gülümsedi ama o, siluetler gülümsemesiydi; bir gölgenin kıvrımı. Sesi, daha derin bir tını aldı.

— Uyanmayı bilmeyen çok vardı. Uyanmayı isteyip de unutulan daha fazla. Ama seni tanırım, Kül. Parmak uçlarında fıstık yağı kokardı. O bana yeter.

Kaan’ın elleri istemsizce kutunun kenarını sıkıyordu. Parmak uçlarında fıstık yağı… Bir an için içinde sıcak bir anı keskinleşti: çocukken çikolata sürülen bir ekmeğin lezzeti, Elif’in küçük parmaklarının ekmek kırıntılarını ovalaması. O anı, uykuda kalmış bir martının kanadı gibi açıldı ve rüzgâr gibi geçti.

— Niye bana böyle hitap ediyorsun? — dedi Kaan, sesi daha kararlı olmaya çalışıyordu. İçinde bir parça kibir, "sıfırlı" ünvanının onu her şeyi yeniden başlatabileceği inancı vardı. Anıları geri getirmek için her şeyden vazgeçmişti. Kendi çalınmış hatıraları mıydı bu? Yoksa başkasının oyununa mı kapılmıştı?

Siluet bir adım, iki adım geri çekildi. Kutunun içinde hareket, ahşabı biraz daha çığırdı. Islak tahta kokusu yoğunlaştı; arada bir, sanki bir şeyler siyah bir sıvı gibi damlıyordu. Kaan buna bakarken, kutunun duvarlarına kazınmış bir dizi küçük işaret fark etti. İşaretler çocuk çizgileri gibiydi: kenarda minik bir ev, altında bir yuvarlak; bir kapı, bir anahtar.

Siluet tekrar konuştu, ama sözleri bu sefer bir harita gibi dizildi.

— Hatırlamak bir anahtara benzer. Anahtar olmadan kapı açılmaz. Ama anahtarı kıran… o kapıyı kapatandan başkası değildir.

Kaan’ın omuriliklerinde soğuk bir şey aktı; bu söz, sadece bilgi değil, uyarıydı. Hakan’ın ağları anahtar kırıp, kapıları sonsuza dek mühürleyebilirdi. Her yeni seviye, bir anahtarın nasıl saklandığını anlatıyordu; Kaan, o anahtarın hangi cebine girdiğini bilmiyordu.

Siluet, bir çocuk mırıldanmasıyla, Kaan’ın en küçük kaşığını tanır gibi bir tınıyla sözdü:

— Küçükken kapı kolunu hep frenlemiştin. Elif’in parmağı sıkışmasın diye.

O söz, bir anda geri çekilir gibi oldu; Kaan’ın zihninde kapağın açıldığı anın arkasında saklı daha derin bir sahne belirdi. O gün. O günün sıcaklığı. Duman, kalın, bal gibi yoğun; ışığın pistonu, camı delip geçen kıvılcım. Kaan küçük bir çocuğken, Elif daha küçük, anneleri sesini yitirmişti. Kapı… kapı aralık kalmış, sonra çarpılmıştı. Ses, bir saniyede her şeyi bitiren bir tokmak gibi vurmuştu.

Hatıra yığınları arasında patlayan detaylar gerçek gibi oldu: annesinin elinde yanık bir bez; Elif’in saçında bir tutam kül; dışarıda sirenin uzaktan bir inişi; komşunun ayakkabısının kapıya vurması… ve sonra, her şeyin bir anda siyaha dönmesi — ama siyah aydınlık gibi, ışığı içine çekerek. Kaan, o siyahın içinde bir çığlık daha duymuştu: kendi ismi, annesinin boğuk sesi, sonra yokluk.

Siluet durdu. Kaan nefesini neredeyse unutmuştu. Kutunun içine daha yakından baktı; siluet küçük ellerini açtı. Ahşap yüzeyde bir çukur vardı, yanmış bir şeyin izi; sanki önce bir oyuncak oraya bırakılmış, sonra ateşle yıkılmıştı.

— Beni tanıman için bir sebep olması gerektiğini düşündün mü, Kül? — dedi siluet. Sesi bir fısıltıdan daha fazla, bir kapı kilidinin tıkırtısından daha azdı. Ama kelimeler, Kaan’ın beynine bir iğne gibi saplandı.

Kaan kısık bir sesle:

— Eğer bir anı satılıyorsa… Elif orada mı? — diyebildi sadece. Kalbi sanki bir çamaşır makinesinde sıkışmış bir gömlek gibiydi; ritmi düzensiz, ama hala çalışıyordu.

Siluet güldü; gülüşü eski bir tahta döşemede yankılanan küçük bir tokmak gibiydi.

— O anı para edenler çok. Uyku, para. Para, uyanış. Ama sen sordun ya, Kül… sen hep bir anahtar aradın. Belki de asıl anahtar, aradığın kapıyı unutturmaktı.

Kaan’ın kafasında bir kutu daha açıldı: Hakan’ın planları, Seviye Avcısı unvanının içindeki mantık. İnsanlar yükselirken başkalarının anılarını ezip geçiyor; bazı anılar pazarın özel raflarında çürüyordu; bazıları ise özel koleksiyonlara gidiyordu. Ama kutudaki bu tanıdık siluet neden bir çocuğun lakabını bilirdi? Kaan, doğrudan onu sarsmak istedi:

— Sen kimsin, gerçekten? Kimin parçasısın?

Siluet hafifçe eğildi, sanki Kaan’a daha yakın olabilmek için bir hamle yaptı; ama kapağın kenarından başka kopacak bir şey yoktu. Kaan, tırnaklarının altında bir sancı hissetti; çocukluğunun kırılgan hatlarıyla şimdi konektörler arasında bir köprü kuruluyordu.

— Ben bir bekleyeni, bir hatırlatıcıyım. — dedi siluet. — Ben ona ne olduğunu söylemem, sadece ona ne olduğunun kapsülünü açarım.

Kaan daha da yaklaşmak istiyordu, bu kelimeleri parçalamak, doğrulamak, gerçeği çıkarmak için. Dudakları kurumuştu.

— O kapsül neyi saklıyor? — diye sordu.

Siluetin sesi değişti; bir tonda tek bir kelimeye konsantre oldu. Kelime çıkarken ahenk bozdu; sanki kutunun içindeki havanın bütün yoğunluğu o tek sözcüğe çekildi. Kaan, zamansız bir duraklama hissetti; zamanı sırtından bir el sıkıyordu.

Siluet, Kaan’ın en derin anısını tanımlayan kelimeyi söyledi.

Yangın...