NoveliqaSeviye Avcısı: Hatıraların Bedeli / Yükselişin İzleri :0%
Log in

Chapter 11

Yükselişin İzleri

...dilin kelimeyi tamamladı—ama arkasından gelenin ne olduğunu o anda kimse bilemiyordu.

Bir an, oda suskunluğa gömüldü. Cihazların düşük frekanslı uğultusu kesildi; hava, elektrikle dolu bir sabahın tutuk nemi gibi değişti. Kaan’ın dilinde tekrar aynı ses, ama daha ağır, daha sıcak hâlde takıldı.

Gözlerinin önünde imzanın altındaki ada ismi soluverdi. Harfler birbirine akıp bir kıyı şeridine dönüşürken, sanki uzak bir denizin tuzlu nefesi burnuna değdi. Dudaklarının kenarında metal tadı. Avuçlarının içinde bir sızı, tırnakları etini çiziyor gibiydi.

—Kaan! —Gizem’in sesi cam gibi çatladı, ardından cihaz panellerinin alarm sesi yankılandı. —Telemetri anormal. Ne yaptın?

Kaan ellerini kenarda duran metal sandalyenin kolçaklarına sıkıca bastırdı. Derin bir iç çekiş, ama nefes düzensiz, göğsünü kazıyor gibiydi. Yüzüne yaklaşan görüntüler birer birer dalga gibi vuruyordu: tanıdık caddeler, uzak bir çocuk kahkahası, bir kedi miyavlaması. Hepsi aynı anda; hepsi birbirine karışmış.

Hafif bir ışık yandı bileğinin üstündeki çipin kenarında. Minik bir kod dizisi parladı; ekranda bir grafik yukarı yönlü kıvrıldı. Seviye göstergesi kaydı. Kaan’ın kalbindeki ritim, o grafiğe ayak uydurur gibi hızlandı.

—Seviye yükseldi. 0.1... 0.3... —Gizem kelimelerini telaşla yuttu. —Stabilize etmeliyiz. Sabit tut!

Sabit tut. O iki kelime, uzakta bir baskı gibi kafasının içinde öttü. Kaan gözlerini kırpmadan odanın diğer ucunda duran fotoğraf kutusuna baktı. Elif'in fotoğrafı. Karşısındaki küçük karede Elif gülüyordu; gözlerinin içi, onun için bir pusula gibiydi. Kaan elini uzattı, parmak uçları soğuğu hissetti; ama parmakları fotoğrafı tuttuğunda görüntü aniden titredi.

Bir yüz geçti fotoğrafın üzerinden. Önce bir çocuk, sonra bir yaşlı adam, sonra bir kadın. Hepsi Elif’in suratıyla budanmış gibi kesilerek geçti. Her yüz geçişte Kaan’ın içini biri kazıyordu; bir an tanıyordu sonra tanımıyordu. Fotoğrafın camı buğulandı; buğunun içinden yeni anlar damlıyor gibiydi.

—Hayır —Kaan kendi sesini duydu, inlemeye yakın. —Hayır, durun.

Bir şey, ince bir iğne gibi şakaklarına saplandı. Görüntüler daha da hızlandı, kırpmaya vaktin yoktu. Kaan kendini sabitlemek için dişledi; diller, isimler pencereden akıp gidiyordu. Her seviye artışıyla beraber, çevresinden biri kayboluyor, onun zihnine yeni bir yüz giriyordu.

Gizem elindeki eldiveni sıkıca kırıştırdı. Yüzünde o zamana kadar görmediği bir hüzün vardı; teknik dille sarıp sarmaladı sesi.

—Bu, Sancak protokolüyle... bağlanma etkisi. Yükseldikçe sistem başkalarının anılarını seninle eşleşmeye zorluyor. Filtreyi devreye alıyorum ama — sesinin ucunda bir kırılma.

Sancak. Hakan Sancak'ın adı odada açılan bir yara gibiydi; tüm havayı kurutan bir hafta sonu güneşi. Kaan’ın boğazında bir yumru belirdi. Sancak’ın sesini, gülüşünü, yüzünü anımsadığında tüyleri ürperirdi—ama en çok, onunla bağlantılı hatıra çetelesinin ardında bir hesap makinesinin çalıştığını bilmekten nefret ediyordu.

Yüzler geldi ve gitti. Bir fotografçı, bir bina güvenlik görevlisi, bir taksi şoförü... Her yeni an, Kaan’ın kendi çocukluğundan, okulundan bir köşeyi silip yerine başkasını yapıştırıyordu. Sanki hatıralar birer etiket halinde raflardan alınarak onun kucağına konuluyordu.

—Ne oluyor bana? —Kaan tükürdü. Sesinde tuzlu bir tat vardı.

—Sistemin bedeli bu. —Gizem sertçe. —Sen yükseldikçe, boşluk dolduruluyor. Başkalarının hafızasıyla dolan boşluklar. Bu da izmitle çalışıyor; birinin yüzünü alıyorsun, karşılığında seninki başka bir yerde yok oluyor.

Kaan gülümsedi ama ağız kenarındaki kasılma kederliydi. O gülümseme, kendine verdiği bir sözün simgesiydi: Elif. Onu uyandıracak, gerisini geri alacaktı. Bu fatura ne olursa olsun—ödeviydi.

Faturanın öteki yüzünü hissettiğinde kusar gibi oldu. Bir kadının ağlayan sesi geldi kulaklarına. Sesi tanıdıysa da ismi yoktu; sadece sıcak bir elin verdiği sızı. Kadının anısı, Romanından bir sahne gibi akıp geçti: bir tren peronu, yağmur, bir genç çocuğun çantasını yerde unutması. Çocuğun yüzü kaydı; kayda değer bir çocuk. O yüzün yerine gelen bir başka yüz, Kaan’ın küçük bir anısını bastırdı—ilk bisikletinin düşüşü, dizindeki yara, annesinin yaramaz bir gülüşle onu teselli etmesi.

Kalbinde bir pinpon topu gibi sekmeler başladı: bir mutluluk, bir suçluluk, ardından pişmanlık. Her seviye, başkalarına ait anları ona hediye ederken, bir parçasını geri alıyordu.

—Kaan, fotoğrafı bırak! —Gizem emretti. —Ekstra etkiyi kapatıyorum.

Kaan fotoğrafı bıraktı. Parmakları titredi. Fotoğraf camı masaya çarptığında sessizlik bir anlığına kırıldı; ama o kırıkta yeni bir şey belirdi. Masanın altından, minik bir şişe düştü. İçinde ince uzun bir plaka vardı; üzerinde eski bir ada haritası gibi kıvrımlı çizgiler. İmzanın altındaki ada ismiyle aynı şekil.

Elinden plakayı aldığında, plakanın soğukluğu avuçlarında bir delik açtı. İçinden bir koku geçti—turuncu reçinenin kokusu, biraz yanık, biraz da çam. Kaan baktıkça plakanın yüzeyinde minik ışık noktaları belirdi; her nokta bir ismi hatırlatıyordu. Gözlerini kısarak birine odaklanmaya çalıştı; ama odaklandığı her isim başka bir ismi söndürüyordu.

—Hakan, bununla mı yapıyor? —Kaan sordu, kelimeleri zor çıkıyordu.

—Evet. Ve daha kötüsü var. —Gizem’in nefesi düzensiz. —Plaka bir eşitleme aracı. Biriyle senin hafızanı karıştırıyor. Bu işlemin kümülatif etkisi var. Her seviye artışı, eşleşmeyi derinleştiriyor. Kaybolanlar... geri gelmeyebilir.

Kaan’ın elleri sıktıkça plakada çizgiler daha belirgin oldu. Bir isim göz kırptı, başka bir isim sön. Bir çocuğun kahkahası bir ağlama sesiyle yer değiştirdi. Kaan içindeki buzun çatladığını hissetti; kırılan her şeffaf çatıyla birlikte bir ses yükseldi: yardım talepleri, unutulmuş sözler, "beni hatırla" çığlıkları.

Bir kapı darbesi gibi bir an geldi. İçinde bulunduğu acı, tanımadığı insanların hayatlarıyla dolmuştu ama en büyük mücadelesi Elif'e dönmekti. Elif’in kendi hafızasında kalmasını sağlamak; onu çalmaktan, başka bir zihne sokulmaktan korumak.

Kaan gözlerini kapadı. Göz kapaklarının ardında bir hastane lambası yandı. Beyninin kıvrımlarında bir hastane yatağı belirdi: beyaz çarşaf, düşük frekanslı bip bip bip, bir oksijen maskesinin camından yansıyan floresan ışık. Elif’in elinin yattığı yatak örtüsünü tutuşu. Minik kirpiklerinden düşen damla bir kelebek gibi titriyor.

Elif yoktu uyanık. Bu görüntü, bildik bir acının izdüşümüydü. Kaan, ne kadar süre geçtiğinin bir anlamı olmadığını, yalnızca adımlarının ardında bıraktığı sıcaklığın referans olduğunu biliyordu. Elif’in nefesi kesilmiş gibiydi; avucuna dokununca cildinin soğukluğu ona bir buz tabakasını andırdı.

—Kaan? —Ses, artık anıların içinden geliyordu. Hem onun hem de başka birinin. Bir intonasyon değişti, konuşan karanlık ayrıntıların ötesinde bir sığınak gibi. —Kaan, beni duyuyor musun?

Kaan yutkundu. Kalbi göğüs kafesinden sıyrılıp ses tellerine asılı kaldı. O ses, Elif’in sesiyle aynı orağı paylaşıyordu—aynı zamansız acıyı. Fakat içinde o ses, yumuşak bir tehdit de barındırıyordu; sanki birisi onun diline bir emri aşılıyor gibiydi.

Gözleri dolu dolu açıldı. Oda yeniden netleşti; ama netlik daha önceki netlik değildi. Dünyanın kenarları ince birer haritaydı şimdi; her hat, bir anının kaburgası.

—Beni... çalma —kısık, kırılgan bir tüylü ses çıktı. Sanki bir kişi hem uyanıyor hem de uyanmaktan korkuyordu.

Elif’in sesiydi. Ama Elif ne bir şaka yapacak kadar ayaktaydı ne de sorunsuzca uyanacak kadar. Ses, bir rüyanın kenarından sızıyordu. Kaan yüzüne eğildi; sıcaklık ağzına sirayet etti. Nefes alışında tuz, gözlerinde birikmiş köpük gibi.

Gizem arkada bir şeyler yazdı; parmağı ekranda ışıklar arasından savruldu. Yüzüne bakarken gözleri Kaan’ın gözlerinde takılı kaldı. Bir şey söyleyecekti; ama kelimeler boğazında kalmıştı.

Yüzündeki çizgiler çöktü.

—O ses gerçek mi? —Kaan’ı yaratan soru, asker gibi kışkırıyordu. —Gerçekse şu an nerede?

Elif’in göz kapakları inceden titredi. Ağız kıvrıldı—bir çocukça kıvrım, ama aynı zamanda büyük bir ağrı. Gözlerinin içine bakınca Kaan, bambaşka bir görüntüyle aynı anda vuruldu: dışarıda bir fırtına, suyun cama vuruşu, bir geminin dümeni. Kaan’ın içi üşüdü; hatıra ile gerçek arasındaki duvar inceldi.

Elif tekrar konuştu. Bu kez kelimeler düştü, ağırlaştı, ona daha da yakınlaştı.

—Beni çalma.

Sözcükler, odadaki havayı bir bıçak gibi yarıp geçti. Kaan’ın içinde bir yalınlık yükseldi; elleri istemsizce fotoğraf kutusuna gitti, ama parmakları ne fotoğrafı buldu ne de plaka kaldı masada. Oda boşaldı; yalnızca Elif’in sesinin yankısı duvarlarda asılı kaldı.

Gizem bir adım atıp elini Kaan’ın omzuna koydu. Dokunuşu sıcak ve sarsıcıydı. Fakat Kaan, o sıcaklıktan uzak, bir denizin dibinde sıkıştırılmış bir dünya gibi tek bir noktanın açıklığını hissediyordu: Elif’in uyanması.

—Senin yükselişin, başkalarının düşüşü demek—Gizem fısıldadı, ama duyulmaz bir çığlık gibi. —Seçim senin artık.

Kaan’ın parmakları karıncalandı. Hafızası arasında bir boşluk beliriyordu; tıpkı bir resmin kenarından silinmiş bir bölüm gibi. Orada birisi çığlık atıyor, bir başkası ağlıyor, bir diğeri bir annenin ismini çağırıyordu. Hepsi onun içinde karışmıştı.

Elif gözlerini açtı. Görüntü bir kırılma sesiyle parçalanırken, Kaan kendini yerinden fırlatacakmış gibi hissetti. Bir karanlık, bir ışık, bir yanılgı...

Ve sonra, o küçük, soluk ama keskin sözcük—"Beni çalma"—tekrar yankılandı. Bu sefer daha netti. Oda sanki nefesini tuttu.

Kaan’ın aklında bir ağrı patladı. Hangi taraf gerçek? Hangi yüz kalacak? Hangi anı onunla kalacak? Hangi adanın ismi gerçek bir limanı işaret ediyor?

Ses bir son şeritle kapandı—kıvrılıp gitmeden hemen önce, Elif’in dudaklarından çıkan bu iki kelime, odanın her yüzünü, her ışığını, her düşüşü sorgulattı.

Beni çalma.