Chapter 10
Perdenin beyazı hâlâ gözlerinde dans ediyordu; Sancak’ın kameranın merceğinden süzülüp gelen o acımasız yakın çekimi. Alkış salonu içinde bir dalga gibi yükselip çırpınıyor, ama Kaan için sesler sudaki baloncuklar gibiydi—uzak, patlamaya hazır ve anlamsız.
Göğsünde bir şey sıkıştı. Nefesi kesildi; dudaklarının kenarına soğuk nem geldi. Genç yüzünün kristal berraklığında donduğu monitörden gözlerini çekmek istemedi ama aynı anda kaçacak delik arıyordu. Herkes bir görüntüye bakıyordu; onun kayıp köşelerine.
Sancak elini kaldırdı. Işıklar daha da parlaklaştı; onun yüzünü aydınlatan spottan çıkan ince toz zerreleri, Kaan’ın genç halinin etrafında tıpkı bir halkanın parlattığı röntgen ışıkları gibi titreşti. Alkışın alt frekansları göğsüne vurarak dengesini bozdu. Kalbi, göğsünde küçük bir çekici ritimle vuruyordu.
Bir güvenlik adamı yanaştı. “Beyefendi, sahne arkası—” dedi, sesinde hem nezaket hem bir tür emir tonu vardı.
Kaan onu dinlemedi. Sanki uzun zamandır beklediği bir terazi terazinin bir kefesine oturmuş, şimdi yoğun bir itişle dengesi bozulmuştu. Ayağa kalktı, ayakları mandal gibi soguk parke zemine yapıştı; tek istediği bir dosyaydı. Ona dokunup onu birleştirecek küçük bir dosya.
Elif.
Sancak’ın gülüşü, anın ardından bıraktığı izlerle birlikte zihninde yankılanıyordu: “Sıfırlı genç, hatıraların pazarında yeni bir değer.” Bu cümle hala asılıydı, pıhtılaşmış bir tehdit.
Kaan salondan çıkarken kameraların flaşları yüzüne saplandı. Gerek yoktu; her flaş bir kabus daha kazıyor gibiydi. Merdivenleri inerken kulaklarında hâlâ o görüntünün sessiz bir bandı çalıyordu; kendine ait olmadığını hissettiği anların uğultusu. Kabloların, lenslerin, ışıkların kokusunu aldı—ozon, temizlenmiş plastik, insan teri.
Dışarısı yağmurla ıslanmış bir neon labirentiydi. Şehrin göbek atardamarları tıkanmış, gökdelenlerin yüzeyi yağmur damlalarını akıtırken yansımalar neon renklerine karışıyordu. Kaan yürürken sokak lambalarının yansıması su birikintilerinde kırıldı; her adımında çamur sesleriyle birlikte eski bir melodi gibiydi: Kaybın ritmi.
Hatıra Pazarı’na doğru yürüdü, yeraltı haritalarının unutulan bir yamaç bölgesine. Orası adeta bir kök ağacıydı: üstünde devletin ve şirketin rozetleri, alt dallarında ise yasadışı ticaret, retro-çözümler ve kayıtçıların gizli loncaları vardı. Kaan bilfiil yardım istemek için şeytani bir limana gidiyordu; hatıraların barut kokan pazarına.
Mira’yı bulması uzun sürmedi. Sesler her zamanki gibi karmaşık bir orkestraydı: chiplerin tak-tak’ı, satıcıların kısık pazarlıkları, kulaklıkların içinden sızan eski şarkılar. Mira, küçük bir işyerinin içindeki tavanın hemen altında asılı duran, paslı bir tabela şeklindeydi: ARŞİV. İçeride radyasyon lambaları gibi üşüyen ekranlar, kahve buharı ve parmak izi yağlarıyla dolu eski kayıt kutuları vardı.
Mira, kısa saçları kabarmış, gözlerinin kenarında griler vardı. Bilgisayar ekranına bakarken dudaklarının bir kenarı yükseldi: “Çıktın işinin ortasına, genç. Sancak’ın gösterisi mi tuzun dibini çekti?”
Kaan’ın avuçları terliyordu; parmak uçları hafifçe titredi. “Bana benim kayıtlarımı göster.”
Mira bir an ona baktı; bakışı bir çakmağın kıvılcımı gibiydi—ne samimi ne de tamamen düşmanca. “Hangi kayıt? Hizmetten silinmiş, kayıtlarda yok, kayıt dışı… Hangisi?”
“İsim… ben. Kaan Yıldırım. Seviye dosyam.”
Mira, klavye tuşlarına birkaç zarif vuruş yaptı. Ekrana karanlık bir ağ yayıldı; eski güvenlik protokolleri sanki bir kirli su tabakasının içine gömülmüş gibiydi. “Sıfırlı… bu eskiden pahalıydı. Şimdi ise… kim bilir. Sancak kokusu var mı, yok mu? Sancak’ın herkese dokunmayı sevdiği yerde dosyaların yumuşatılmış olması olağan.”
“Yumuşatılmış? Yok edilmiş demek istiyorsun.” Kaan’ın sesi daha düşük çıktı. Bir sağır çığlıktı neredeyse.
Mira başını iki yana salladı. “Bazen yok etmek saf işkence değildir. Parçalamaktır. Plastik bir oyuncak gibi paramparça edip, gerektiğinde yeniden monte edilemecek yerlere saklamaktır. Senin dosyan böyle.”
Sprey boyalı dolaplardan biri açıldı. İçinden çelik bir kasanın kapısı gibi bir yığın bant, çip ve yıpranmış hologram çıktı. Mira onları masanın üstüne yayarken parmakları işini biliyordu—soğuk, keskin, deneyimli.
Kaan bir adım ilerledi; gözü bir bant parçasına takıldı. Üzerinde, silik bir etiket. Harfler yarım yamuk, tarih neredeyse okunmaz. Mira dikkatlice bir bantı seçti, bir alet çıkardı ve bantın kenarındaki eski manyetik izleri taradı.
Ekranda beliren ilk çizgiler bir zamanlar var olan bir yüzün izlerini taşıyordu. Genç Kaan’ın sesi değildi, fakat görüntüler onun yarısını verebiliyordu; çocuk fotoğrafları, bir hastane odası—Elif. Görüntüler bir çığlık gibi kıvrılıyordu, sonra bir yerde knot olan bir ip gibi kopuyordu.
Grafiklerde bir yanık izi vardı; veri blokları pütürlü, gözenekli. Mira, ekranda bir bölüm daha getirdi: bir imza bloğu.
Kaan’ın parmakları, yavaşça bir bıçak gibi soğuk masaya bastı. “Gösterebilir misin?”
Mira başını eğdi. “Burada üç tip silinti var. Biri standart; devletin tuzu kuru. İkincisi özel—özel kurumların favorisi: fiat yükselir ama kayıt kimseyi kurtarmaz. Üçüncüsü… bu nadir. El ile yapılmış. Farklı parça. İmza var.”
Ekrandaki imza kareleri piksellendi, sonra ayrıntı geldi: bir el yazısı, güçlü ve kararlı bir çizgi. Tarih kısmı bulanıktı, ama Mira büyüteciyle saatlerce uğraşarak birkaç rakamı netleştirdi.
“2038.” dedi Mira, sanki bir çürük dişi göstermek istemezcesine. “İmzaya ait satırda tarih var. Bu ay, yıl… 2038. Bu senin bile bilmediğin bir zaman.”
Kaan’ın akciğerleri birkaç kramp gibi kasıldı. 2038... O rakamın içinde bir boşluk büyüdü, geçmişin içinde bir boşluk. Kaan doğum tarihini değil, elindeki parçaların hangi zaman dilimine ait olduğunu düşünmeye başladı. Bu onun hatırladığı yıllardan önceydi ya da tam ortasındaydı; bilmiyordu.
“İmza kime ait?” diye sordu. Sesinin ardında, cevabın bir mikrop gibi büyüme ihtimali vardı.
Mira başını kaldırdı; gözleri aniden ciddi oldu. “İmza… bir kurum mührüyle beraber. Bireysel bir isim değil. Burada bir pul, bir damga. Beni yanlış anlama; bu damga profesyoneldir. Üzerinde bir ada adı var.”
Kaan’ın yüz kasları daha da gerildi. Adanın adı küçük, siyah bir şeritle kaplanmıştı ama Mira’nın parmak uçları hızla çekti o şeridi ekrandan. Siyah bant kalktıkça, ekran bir yara gibi açıldı ve oradan bir kelime sızdı.
“Novara.” Mira’nın sesi neredeyse fısıltıydı. “Novara Adası. Kayıt bölgesi: Uzak-İstisna. İmza 2038. Burada birden çok dosya var; ama çoğu… silinmiş ya da nakledilmiş.”
Kaan bir an için hiçbir şey duymadı. Sokaktaki yağmurun sesi, pazardaki satıcıların bağrışları, Mira’nın klavyeye dokunuşları—her şey bir anda uzaklaştı gibi oldu. Novara. Adanın adı dünyanın sınırları içinde olmayan bir nokta gibiydi; haritalarda soldurulmuş, turist broşürlerinde yer almayan, devletin kara kutusunda bir satır olarak geçen bir kelime.
Kaan’ın elleri dizlerine yaslandı; tırnakları deriye gömüldü. Bir imza. Yıllar öncesine ait. Bir ada.
“Novara… bilmiyor musun?” Mira sordu. Sesi yumuşadı; Kaan’ın yüzüne bakışı bir terazinin kefesini tartar gibiydi. “Bunlar seviye alıcıların kaybolduğu, deneylerin yürüdüğü yer diye fısıldanır. Şirketler orada bazı sınavlar yapar; devlet gizli projelerini oraya taşır. Off-the-record işlemler. Buralar gözlerden ırak tutulur.”
Kaan, “Elif… orada mıydı?” dedi ama kendi sorusundan korkuyordu. Daha doğrusu, bu sorunun ona ne kadar zarar verebileceğinden korkuyordu. Mira bir an durdu.
Ekranın küçük bir köşesinde, kayıt bloklarının altına gizlenmiş bir satır daha belirdi. Bir numara. Bir deniz haritası ölçeği. Ve altında, küçük bir not: “İşlem referansı: SANCAK—KIDEM 7.”
Kaan’ın kalbi aniden düğümlendi. Sancak’ın adı, her zaman gölgesinde dolaştığı o iç karartıcı gerçekti. Mira ekrana bir kez daha dokununca daha fazlası çıktı: bir mühür, kurum adının yanı sıra “Araştırma ve Deney — Novara Seviye Laboratuvarları” yazıyordu.
Kaan için bir şey kopmuştu; bir kırık cam parçası gibi zihninin içinde iz bırakıyordu. Sancak’ın parmağı geçmişe kadar uzanmış olabilir miydi? İmza 2038’de atılmıştı—o tarihte Sancak’ın şirketinin karanlık şubeleri neyle uğraşıyordu? Ve en önemlisi, Novara adasını nereden tanımıyordu?
“Novara… hiç duymadım.” Kaan’ın sesi bir itiraf gibi çıktı. Kendini küçük hissetti; bir çocuk gibi. “Bana neden hiç kimse bu adadan bahsetmedi?”
Mira omuzlarını hafifçe kaldırdı. “Çünkü doğru söylenmeyen şeyler ödül verir.” dedi. “Yada seni susturur.”
Birden dış kapıdan ağır adımlar duyuldu. Herkes aniden gerildi; pazardaki diğer arşivciler gözlerini masaya dikti. Kaan’ın boynundaki titreme bir nefes aldı. Güvenlik olabilir. Veya Sancak’ın adamlarından biri.
Mira hızlıca dosyaları karıştırdı, bazı şeyleri gizledi. “Zamanımız az.” diye fısıldadı. “Bu dosyanın tamamını almak istiyorsan, kopyasını almam lazım. Ama daha fazlası var—fiziksel kayıtlar, yedekler. Novara’ya bağlı tüm dosyalar merkezi bir havuzda toplanmış. Oradan çekilmiş olabilir.”
Kaan gözlerini kapattı. Elif’in yüzü geldi; beyaz, cansız; bir makinenin karnında bir kırıntı gibi yatıyordu. Kaan tekrar doğruldu. “Novara’ya gideceğim.”
Mira bir an ona baktı; gözlerinde hem şaşkınlık hem takdir vardı. “Bu iki şekilde olur, çocuk. Ya ödersin, ya suçu üstlenirsin. Novara’ya gidenler ya geri dönmez ya da döndüklerinde başka bir isimle konuşur.”
Kaan’ın yüzünde hiç tereddüt yoktu. “Geri dönmezim, Mira. Ama Elif’i geri getireceğim. Hatıralarımı geri alacağım. Sancak’ın imzası varsa, buraların içinde daha fazlası var.”
Mira bir sigara yaktı—eski tip, dumanı ağır bir duman. “Sancak’ın imzası demek, parmak izi demek; büyük bir fareye dokunmak demek. Fare ısırırsa kanın kaybolur. Hazır mısın kanının karşılığını ödemeye?”
Kaan gülümsedi, ama gülümsemesi keskin ve karaydı. “Ödemeye hazırım. Her şeyi veririm.”
Mira dumanı üfledi. “Her şeyi, ha. Güzel laflar çok. Bana biraz daha somut bir şey söyle. Ne vereceksin? Seviyen mi? Bilgin mi? Bana sadece söz satarım, çocuk.”
Kaan cebinden küçük, metal bir kapsül çıkardı. İçinde eski bir seviye yükselticisinden arta kalan bir çip parçası vardı—pahalı, karaborsada alıp satılan türden. Kaan onu masanın üstüne bıraktı. “Bunu. Ayrıca… Sancak’ın adını, Novara’nın yerini bulacağım. Sana getirdiğim her bilgi bir ödeme olacak.”
Mira parmağıyla çipi çevirdi, ışık altından kırıldı. “Temiz bir teklif.” dedi. “Ben dosyanı tamamlayıp Novara izini genişleteceğim. Ama bir şartım var: Sinir sistemini taramamıza izin ver. Hatıralarındaki bozulmayı yerinde tespit etmeliyim. Eğer birileri seni manipüle ettiyse, tekrar edilmemesi için önlem alırım.”
Kaan başını salladı. “Yap.”
Mira ekrana döndü; hızlıca bir kopya işlemi başlattı. Bantın üzerinde eksik parçalar, silik mühürler, yırtılmış kıvrımlar vardı. Bilgisayar çipleri hummalı bir şekilde çalıştı. Kaan beklerken nefes alıp verişinin ritmi değişti; her çekişi bir karar gibiydi.
Ekrandaki son görüntü belirdi: imzanın detayları. Mürekkeple atılmış gibi görünen bir damga; altında küçük bir ada çizgisi. Mira yakından baktı, ardından bir ses çıkardı: “Bu imza… ya bilerek yerleştirilmiş ya da gerçeğin kendisi.”
Kaan ekrana eğildi; imzanın altındaki küçük notu gördü. Orada, titrek ama okunaklı bir el yazısıyla yazılmış bir kelime vardı. Kaan için yabancı, bir tutam esrar.
“Novara.” dedi Mira yine, ama bu kez sesi daha sertti. “Ve tarih—yıllar öncesi. Bu… ciddi. Çok ciddi.”
Kaan’ın parmakları ekrana doğru uzandı; cildi soğuk bir havayı içine çekti. Bir imza, bir ada ve yıllar önce atılmış bir tarih. Bunlar birbirine bağlandığında, bir kapı açılıyordu. O kapının arkasında ne olduğunu tam olarak bilmiyordu. Bilmemek ise artık bir lüks değildi.
Mira dosyayı kapatırken, kapının dışında adımlardan başka bir şey duyuldu: uzak bir motor sesi ve ardından bir telefonun çalma sesi. Kaan’ın içi buz gibi oldu. Ses, gerçek dünyadan bir düğme gibi, tüm nabzı çekip alıyordu.
Mira yavaşça başını kaldırdı. “Bunlar ilk parçalar. Novara’yı açarsak… çok şey görebiliriz. Ama dikkatli olmalıyız.”
Kaan sessizce başını salladı. Gözlerinin içinde bir ateş yanıyordu; hem korku hem bir tür huzur. Elif’i uyandırma planı artık bir rotaya oturmuştu: Novara.
Mira son bir tuşa bastı. Ekrana bir belge daha geldi; kenarında kurum mühür izi, altında tarih—daha eski, solmuş. Kaan’ın gözü belgedeki küçük satıra takıldı. Orada bir isim vardı; imzanın sahibi. Ama Kaan için tanıdık olmayan bir şey daha vardı: adres satırında bir ada adı daha, belki de bir koordinat.
Mira dudaklarının arasından tek bir kelime fısıldadı: “Kayıt, burada başlıyor.”
Kaan gözlerini ekrandan çekti, kalbinin hızını dinledi. O an tüm geçmiş bir puzzle’ın ufak bir parçası gibi yeniden sıralanmaya başladı. Bir imza, bir ada, bir tarih—hepsi bir yolun ipuçlarıydı.
Ekran yeniden büyüldü. İmzanın altındaki satır açığa çıktı. Kaan gözlerini kısarak okudu.
Novara Adası — Araştırma Bölgesi. 2038.
Altında ise, küçük harflerle bir şey daha yazılıydı. Kaan okumaya çalıştı. Kelime bir ada adıydı; hiç duymadığı, zihninde yankı yapmayan, uzak bir noktanın ismi.
O kelimeyi ağzına almaya çalışırken Mira’nın parmağı ekrana dokundu. Kaan’ın tüm dünya aniden sessizleşti.
“Burada.” dedi Mira. “İmza buradan çıkmış. Daha da gerisine bakmamız gerek.”
Kaan soluklandı; dudaklarının arasından kelime döküldü.
“Ada…?” dedi, sesi titredi.
Ekranda kelimeler yavaşça tamamlandı ve Kaan’ın beynine çivi gibi saplandı: ada adı, yıllar öncesine ait bir imza—ve Kaan daha önce hiç duymadığı bir yer.
Mira ekrana bir yakınlaştırma daha yaptı. Her satır daha net oldu. Kaan’ın bakışları sabitlendi. Kalbi o anda durmak istedi. Bir kâbusun eşiğindeydi.
Ve ekrandaki son satırda, küçük, kurşun gibi bir imza belirdi.
Kaan okumak için dudaklarını araladı ve kelimeyi Telaffuz etmeye çalıştı. Bu ada adı, onun tanımadığı bir menzildi—dili yabancı, şehrin haritalarında çivi değmemiş bir nokta.
“Novara’nın altındaki satır…” Mira fısıldadı. “İmza… yıllar öncesine ait. Ve ada…”
Kaan’ın kalbi göğsünde bir el hareketi gibi attı. Gözleri ekrandan başka bir şeye odaklandı olamazdı. Parmakları titriyordu. Bir rüzgâr gibi, her şeyi değiştiren o kelimeyi söyleyebildi.
Ada adı ekranda tam olarak belirdi—soğuk, beklenmedik ve Kaan’ın daha önce karşılaşmadığı.
O anda kapı çarpıldı; dışarıdaki sesler kısıldı. Pazardaki diğer insanlar nefesini tuttu.
Kaan imzaya baktı. İmzanın altındaki ada ismi, yıllar öncesine ait tarihle birlikte, onun bilmediği bir varış noktasının kapısını aralıyordu.
Ve Kaan’ın dili kelimeyi tamamladı—ama arkasından gelenin ne olduğunu o anda kimse bilemiyordu.