Chapter 1
Büyük bir makinenin düzenli tıkırtısı odaya düğümlenmiş huzursuzluğun tek ritmiydi.
Kaan, Elif’in soğuk avuç içini parmaklarının arasına sıkıştırdı; ventilatörün senkron darbeleriyle uyumlu olmayan bir nabız aradı. Cildinin altında bir yerde bir eksiklik vardı — gecenin karanlığında bir boşluk, bir kapı aralığı; her seferinde oraya baktığında içinden geçen ses, bir isim fısıldayıp kaçıyordu.
Elif’in göz kapakları ağır bir halının altında gibiydi; kirpiklerinin gölgesine düşen tüylü toz parçaları, sanki başka bir hayatın külleri. Makine ekranında küçük grafikler dans ediyor, ekranda yazan rakamlar soğuk bir dil gibi konuşuyordu. “Sıfır” kelimesi aklından geçmedi; daha doğrusu geçiyordu da, ne zaman düşünse sanki bir bölüm siliniyordu.
“Yine geldin.” Hemşirenin sesi koridorun floresanlarından gelme ince bir bıçak gibiydi. Şişkin göz kapaklarının altında yorgun bir tebessüm kalıntısı. “Nöbetçi doktor çıktı. Saatlik kayıtlar eksi bir… ama stabil.”
Kaan sadece başını salladı. Başka bir şey söyleyecek takati yoktu; kelimeler gardını döver gibi geri çekiliyordu. Onunla konuşan herkes bazen ona bakarken tereddüt ediyor, sonra “Sıfırlı” kelimesini sanki bir damga gibi ağza alıyordu.
Kaan’ın bileğinde, derinin altında hafifçe parlayan küçük bir sıfır vardı. Metalik bir levha değil; daha çok vücuduna kazınmış bir anı gibi, solgun bir ışık. Bazen geceleri onu ovuşturduğu olurdu; yüzeyi ılık olur, altından bir elektrik iğnesi geçer gibi bir titreme gelir, sanki başka bir hayatın kapısı bir an için aralanırdı. Sıfırlı — kimliği, laneti, korunmuşluğu.
“Elif’in beyin dalgaları… anormal bir iniş-çıkış var,” doktor baston gibi ince sesiyle konuştu. “Sıvı dengesi sıkı tutuluyor. Beynin belli bölgelerinde net bir hasar yok ama… hatıra yoğunluğu düşük. Normal bir travma sonrası olmaz bu. Sanki bir şey alınmış.”
“Alınmış?” Kaan’ın parmakları daha da sıkılaştı. Ama kelimenin ağırlığına dair hiçbir resim gelmedi zihnine. Elif’in çocukluğunun kresimdeki kirli parmak izleri, yağmurda ıslanmış ilk bisikleti, annesinin mutfaktaki sesi — tüm bunlar fotoğraflarda soluk lekeler halinde duruyordu. Fotoğrafları alırdı bazen, yüzleri karalar, isimleri kazırdı. Çünkü her siyah çizik, hafızasına geri dönmeyen bir parça anlamına geliyordu.
Doktorın gözleri sertleşti. “Sistemsel müdahale düşünülmedi mi? Hatıra rekonstrüksiyonu?”
Kaan, içinden ‘Sancak’a karşı savunmasız olduğunu düşündü. Hakan Sancak’ın yüzü o gün koridorlarda asılı hologram reklamların altında hiç durmayan bir gölge gibiydi; Sancak Konsorsiyumu’nun logosu her köşede, “Güvenli Hatıra — Güçlü Yarınlar” yazılı şeffaf tabelalarda asılıydı. Hakan, resmi olarak yasal meşruiyete sahiptı; ama herkes bilirdi ki, gerçek güç dibe inen, kara pazarlarda şekillenen anılardı.
Kaan, “Denendi,” dedi sonunda. “Birkaç kaynakla. Ama… sonuç yok.” Sesi kuru bir tel gibi gerilimliydi.
Hemşire, arada bir gözlerini duvara asılı dev ekranlara kaçırdı. Ekranların birinde Sancak’ın yeni kampanyasının reklamı yanıp söndü; gülümseyen bir yüz, derin hatları düzenli, cilt kusursuz, altında “Hatıra Sigortası: Kaybı Önler” yazısı. Kaan’ın midesinde bir iğne döndü.
Hastane ışıkları çıktıkça dışarının sesi daha belirgin bir hal alıyordu: neon, yağmur, şehir. Kaan koridordan çıktığında, hava soğuktu; yağmur yeni durmuş, asfalt başka bir koku vermeye başlamıştı — yakıcı yağ, yanmış şeker, ve elektronik ozon. Dışarıda, küçük bir satıcı Kaşar delikleri boyutunda çipler satıyordu; cam tezgahının altında “Hatıra Kırıntıları” yazılı bir kutu. İnsanlar hımbıl adımlarla geçiyordu, bazıları gözlüklerine gömülmüş, bazıları ise yüzlerine takılmış hologram maskelerinde gülen yüzler sergiliyordu.
Kaan’ın adımları tanıdık bir ritimde ilerledi. Zindan Kapıları kapalıydı — metal ve kablolarla örülmüş dev çelik kapılar, devletin ve şirketlerin ortaklığında korunan altyapı nodları. Kapıların üzerinde spray boyayla yazılmış birkaç kelime vardı: “Sancak’ın Hatırası — Bizim Bedelimiz.” Bir köpek latif bir kokuyu takip ederek Kaan’ın ayak bileklerine süründü, sonra aniden başka bir yöne fırladı; hafızası kısa, tıpkı şehirdeki insanların çoğunluğu gibi.
Evin bulunduğu mahalle, aydınlatmanın az olduğu bir labirentti; balkonlar seviyenin üstündeki karton kutularla, kapı eşikleri eski posterlerin yırtılmış rehberleriyle doluydu. Kaan’ın evi altıncı katın bir üstü, küçük bir pencere ve metal bir kapı; içeri girdiğinde sanki geçmiş bir çağın kalıntılarıydı her şey: eski bir bilgisayar kasası, duvara asılı hastane bileti, Elif’in küçük ayakkabısı.
Elif’in odasına girdiğinde koku değişti; burada makine sesleri yoktu, ama başka bir sessizlik vardı — “bekleyiş” sessizliği. Yanında bir portatif cihaz, kendi kendine çalışan bir destek ünitesi, koyu bir battaniye. Kaan battaniyeyi kaldırdı; Elif’in saçları dağılmış, alnında küçük bir ter hattı. Kaan bir fotoğraf çıkarıp baktı; fotoğrafta Elif gülümsüyordu, ama fotoğrafın kenarları yıpranmış, yüzünde hafif bir kesik — sanki yıllar önce bilinçli bir hareketle bir şey silinmişti.
“Uyan,” dedi Kaan, ama sesinin içinde acı vardı; bu kelime ona hem bir emir hem de bir dua gibi geliyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Kaan küçük masaüstü terminaline bağlandı. Ekran arka ışığı mavi bir hayalet gibi yüzünü aydınlattı. Terminal eskiydi, sokak pazarından alınmış, küçük bir kaçak kablo ile hastanedeki sistemlerden kopya çekebiliyordu. Kaan’ın parmakları hızlıydı; komut satırları, eski protokoller ve yasadışı eklentiler. Seviye atladıkça birileri hatırlamaz olurdu; Kaan bunu biliyordu ama biliyor olmanın verdiği suç yükü farklıydı.
Bir not defteri vardı yanında; sayfaları tırtıklıydı, her sayfada “Sıfır” kelimesi farklı el yazılarıyla tekrarlanmıştı. Altına bir tarih ve bir isim; çoğu isim silik. “Elif — 12/07/2431 — uyan” gibi küçük çırpıntılar. Kaan notları karıştırırken parmak uçları tekrar o sönük sıfır sembolüne takıldı. Hatırlamak için kendi kendini kurcalıyordu; ama hatıralar bazen bir kıyıya vurmuş cam şişeler gibi, içinde ne olduğunu görürsün ama açamazsın.
Ekranın bir köşesinde bir uyarı belirdi; normalde bu tür cihazlarda sıkça görülen bir şeydi — "Yetki Gerekiyor" — ama başka bir satır parlıyordu. Kaan gözlerini kırptı; gözü neyin yanlış olduğunu anlamaya çalıştı.
Sistem penceresi açıldı.
Arayüzü eskiydi; windows benzeri bir çerçeve, alt köşede küçük bir iyonik amblem. Başlık çubuğunda sadece bir kelime yazıyordu: Bekleniyor.
İçeride, beyaz fonda basit bir metin vardı.
Hoş geldin, Sıfırlı.
Kaan’ın nefesi tutuldu. Metin soğuk, kişisel olanın dışına sarkan bir başkaldırı gibiydi. Ekranın altındaki soru işaretine tıkladıktan sonra ikinci bir çubuk açıldı; gönderen adı yoktu — sadece bir imleç. Sonra ekran kendi kendine genişledi ve altında daha fazla satır parladı.
Hatıraların bedeli: Kabul ediyor musun?
Kaan’ın kalbi bir tomruğu kadar hızlandı. Elif’in küçük ayakkabısı masanın köşesinden hafifçe takıldı, yırtık bağıra bağıra. Terminalin fansesi ıslık çalar gibi bir ses verdi; dışarıda bir motor tekledi. Kaan parmaklarını sertçe masaüstüne bastı; bileğinde o sıcak, tanıdık sıfır sembolü hafifçe titreşti.
Penceredeki yağmur damlalarının arasından şehir ışıkları çizgiler halinde akarken, Kaan ekranın metnine takıldı. Kabul etmek, anlamına gelmeyecek miydi? Kabul etmek neydi? Bir teklif miydi, bir tuzak mı, yoksa sadece daha derin bir kapı mıydı açılan?
İmleç titredi. Aşağıdaki iki seçenek belirdi; iki kelime, basit ama ağır.
KABUL ET / REDDET
Kaan’ın parmakları titremeye başladı. Ekranın ışığı yüzünü aydınlatırken, dünyanın içine çekildiği o gri boşluk bir an için aydınlandı: Elif’in gülüşü - ya da gülüşün nasıl olması gerektiğine dair bir hayal kırıntısı.
Karanlıkta yalnızlığın bir anılığına, bir kelime süresine, Kaan tereddütten başka bir şey hissedemedi.
Parmağı mouse’un üzerine geldi. Ekranın sağ alt köşesinde küçük bir ikon daha belirdi — bir isim, tek harfli: H.
Kaan henüz bir düşünceyi tamamlamadan, imleç istemsizce bir yana kaydı.
Tam o anda, kapının altından bir ses geldi: bir paket teslimatı, ya da belki sadece bir rüzgar. Kaan başını çevirdi. Ama gözleri hemen tekrar ekrana döndü; H harfi altında bir cümle daha belirmişti, küçük, soğuk, ölümcül bir not gibi:
Sana ait olmayan hatıraları geri vermek pahalıdır. Hazır mısın, Sıfırlı?
Kaan’ın yutkunması zor oldu. Elif’in odasından gelen hafif, eşsiz bir nefes sesi duyuldu; hala orada, hala bekliyordu.
KABUL ET / REDDET
Ekranın ışığı, odayı mavi bir pusla doldururken Kaan’ın bileğinde sıfır hafifçe yanıp söndü, sanki cevap verilmesini bekleyen bir işaret gibi. Parmağı düşmeye başladı; karar vermek, bir eşiği geçmek gibiydi.
Kapının kilidi bir tık sesiyle gerildi.
Kaan o sesi duyduğunu hissetti; karanlığın arka planında başka adımlar, başka nefesler vardı. Tam parmağı basacakken ekranın bir köşesinde yeni bir pencere açıldı — sadece bir satır, bir gölge gibi.
İzlemeye devam etmek istermisin?
Kaan’ın göğsünde bir şey durdu. Dışarıda, şehir bir an için susmuş gibiydi.
Bir yanı uyanık bir savaşçıyı, bir yanı küçük, unutulmuş bir kardeşin hayalini koruyan bir çocuğu çağırıyordu.
Parmağı düşmeye hazırdı. Ekranın mavi ışığı yüzünü kesti. Kabul etmenin bedelini düşünmeden önce, Kaan bir şey daha istedi: Elif’in ellerinden kayıp giden her anıyı yeniden görebilmek.
Parmak şu an düşmekteydi ki kapı kolu içeriye doğru çekildi — ve dışarıdan bir ses, tanıdık olmayan ama kötü niyetli bir huzurla, bir isim daha fısıldadı:
“Hazır mısın, Sıfırlı?”
Ekranın metni bir kez daha titredi. Kabul et — reddet. Seçim basit görünüyordu, ama ardında gölgeler, kayıp yüzler, bir adamın gülüşü ve bir şehrin unutulmuşluğu vardı.
Kaan parmağını indirdi. Ekranın mavi ışığı altında Elif’in soluk fotoğrafı masanın üzerindeki diğer kağıtlar arasından ona bakıyordu.
Parmağı nihayet temas etti.
Ve o anda, ekranın ortasında bir yüklenme çubuğu belirdi; yavaş, sabırsız bir devin akışı gibi ilerlemeye başladı.