Chapter 8
8. Bölüm: Kayıp Ailesinin İzinde
Oda bir anlığına nefessiz kaldı. Kararan ışıklar, örümcek ağı gibi incecik sessizliğe karıştı. Eren’in göğsündeki ritim, kulaklarına kendi kalp atışları gibi yankılandı. Elinde parmaklarının arasından sızan karanlık, bir tür canavar ağını örüyordu. Vücudu gereksiz bir ağırlıkla dolmuş, sanki yerçekimi bile ona düşman kesilmişti.
“Bu... hem güçlü hem korkunç,” diye düşündü, küçücük bir sesle kendi içine karışan korkuyu bastırarak.
Nefesini düzenlemeye çalıştı. Ellerini yavaşça kapadı, karanlık oracıkta zerre zerre çözülmeye başladı. Işıklar sırayla geri döndü, odanın köşelerinde tüyleri ürperten silüetler hâlâ dans ediyordu. Ama artık kontrolü eline almıştı. Kalbinin kıyısında, bir şey kıpırdanıyordu. Acı. Kaybolmuşluk. Kayıp ailesinin gölgesi.
Eren, yerde beliren eski, tozlu bir kitap kutusuna doğru sürüklendi. Kutunun kapağı, üstünde aile armasının yıpranmış bir kabartmasını taşıyordu. Parmakları terliydi; kitabı açarken bir elbise klişesi gibi hissedilen o ağır boşluğu yaşadı: “Belki cevaplar buradadır.”
Tozlu sayfaları çevirdiğinde gözleri karanlık mürekkeple yazılmış, yoğun ve karmaşık bir metinle karşılaştı. Fısıltılar, suskunluğun içinde yankılanıyordu:
“Demir soyunun laneti, kaybedilen bağlar ve unutulan isimler arasında kayboldu...”
Tam o anda, odanın dış kapısında yankılanan ağır adımlar duyuldu. Eren kafasını kaldırdı, kulakları tehlikenin keskin zillerini duyuyordu. Saatlerdir yalnız olduğu bu terk edilmiş depoda birileri onun izlerini sürüyordu.
“Kim—…” diye başlayıp sustu. Soğuk bir gülümseme dudaklarında belirdi.
“Murat Kaan...” dedikten sonra, kalbinde ateş ve buz aynı anda kıvrandı.
Bir anda, kutunun dibinden çıkardığı eski bir fotoğrafı yaklaştırdı gözlerine. Solmuş, yıpranmış ama yüzleri hâlâ ayırt edilebiliyordu. Fotoğraftaki çocuk, o anlasın diye bakıyordu; annesi veya babasının gözündeki çaresizlik, içi boş bir evreni saklıyordu.
“Annem... babam...” diye fısıldadı, sanki kelimeler hem anlamlarını hem de varlıklarını kaybediyordu.
O esnada, kitap kutusunun altından başka bir zarf kaydı. Üzerinde sadece bir tek harf vardı, biçimsizce atılmış bir damga gibi: K.
Eren çekingen bir hareketle zarfı açtı. İçinde küçük, kıvrılmış bir kağıt parçası vardı. Üzerinde titrek bir el yazısı:
"Beni bulursan, her şey daha da karanlık olacak. Sakın peşimden gelme."
Kasvetli bir sessizlik anlaşıldı. Sanki odanın içindeki hava kalınlaşmış, nefes almak bile yavaşlamıştı. Eren’in zihni karışmıştı; hüzün ve öfke, korku ile umut bir potada eriyor gibiydi.
Kapı aniden sertçe çarptı. Eren irkildi, kalbi ağzında attı. Gölgeler, tekrar harekete geçti. Yaşayan karanlık, etrafını sardı.
Cebinde çalınan telefon, o karanlık anı yırttı. Ekranda göründü: “Bilinmeyen Numara.”
Telefonu açmadan önce Eren derin bir nefes aldı.
“Kim bu?” diye fısıldadı, sesi kırılgan ama kararlıydı.
Telefondan gelen gülüş, soğuk ve iğneleyiciydi:
“Eren Demir, sırrına bir adım daha yaklaştın…
Ama her adımın seni daha derinlere çekecek.”
Klişenin dışında bir "devam edecek" değil, tam bir damla buz gibi söylendi bu: Sözlerin sonunda sessizlik çöktü.
Eren’in gözleri ışıldadı. Karanlık artık sadece bir örtü değil, biliyordu ki o aynı zamanda bir kılıçtı.
“Hadi bakalım,” dedi, sesinde titrek bir kararlılık, “kayıp ailemin izini sürme oyunu yeni başlıyor.”
Ve kapı tekrar, bu sefer zorla açılır gibi bir ses çıkardı.
Kalbi avuçlarının içinde patlamaya hazır bir bomba gibi.
---
Karanlık ve bilinmezle dolu bir suikast sahnesinin kıyısındaydı artık.
Her bir saniye, onu geçmişin esaretinden kurtarıp yeni bir dünyaya sürüklüyordu.
Eren, adım attı.
Masumiyetini yıllar önce kalbinden koparmış bu şehrin altındaki gizemlere.
Ama bu kez, o da peşini bırakmayacaktı.
---
Ve kapı, bir hışırtı ile aralandı.
İçeriden bir gölge süzüldü.
“Eren...” diye mırıldandı, sesi hem tanıdık hem yabancı.
Karanlık içinde bir sır, derinliklerinden göz kırptı.
Ve...
---