NoveliqaSeviye Atlayan Karanlık / Kapıların Arkasındaki Gerçek :0%
Log in

Chapter 12

Kapıların Arkasındaki Gerçek

Karanlık bürümüş bedenimi, ağırlık dediğin şeyi yeniden tanıtırcasına aşağı çekiyordu. Göz kapaklarım, sanki içlerinde binlerce yılan kıvranıyor gibiydi; kapanıyor, açılıyor, acı çekiyor. O anda, yerle bir olmuş yorgunluğun içinde bile içimi kemiren his daha güçlüydü — sadece fiziksel değil, ruhu yakan, soğuk bir kıyamet.

Öyle hissettim ki, bu sessizliğin tam ortasında, ha düştüm ha düşeceğim...

Bir nefes alabildim nihayet. Göğsüm sanki bir girdap tarafından sıkıştırılıyordu. Karanlık, yoğun ve yapışkandı, benimle dalga geçercesine ince ince sarmıştı etrafımı. Her nefeste, canlı bir ağırlık yığılırken ciğerlerimde, kalbim düzensiz atıyor; zaman aynı hızda akmıyordu. Dakikalar belki saniye, saniyeler ise ömür gibi uzuyordu.

Gözlerimi zorlayarak açtım, ama karşımdaki manzara tüylerimi diken diken etti.

Kapılar... Yalnızca bana değil, bu şehre, dünyaya açılan o lanetli kapılar, sanki kalın sisle çevrili bir boşluğu içine çekiyordu. Ve işte oradaydı o karanlık, enerjiden daha yoğun bir güç: Tapınaklar.

*

Ayaklarım seni yine ortaya çıkardı. Kalbim, kabarcıklar halinde yükselirken her adımda yankılandı boş koridorlarda. Derin bir nefes aldım, adımlarım daha dikkatli, amaçlıydı artık. Murat Kaan’ın oyununu çözmenin tek yoluydu bu.

Yerden birkaç taş fırlattım; taşlar sert bir tınlama ile duvarlara çarpıyor, sesler labirentte katlanarak çoğalıyordu. Etraf, sanki yaşanmışlıkların, korkunun haşin izdüşümüydü. Kokusu, rutubetle karışmış eski kutsal bir şeyin; yanan mumların ve unutulmuş duaların kokusuydu.

“Burada ne var?” diye mırıldandım kendi kendime, sesi bile çatırdadı.

*

Birdenbire, duvarların arasından, soğuk bir rüzgar gibi süzülen ince, ama kolayca fark edilen bir enerjisel titreşim hissettim. Dibimde yanan mumlar aniden sönerek zifiri karanlığa bıraktı yerini. Parmak uçlarım kabarıyordu, tenimde yürüyen görünmez bir el gibi.

“Kapıların arkası... sadece geçit değil,” dedim, sesim dolu dolu ve korkusuzdu ama içimde bir diken batması da vardı. “Burada daha önce görmediğim bir şey saklı.”

*

Beni takip eden gölgelerden tedirgin oldum, arkamı hızla döndüm. Afrikalı gece kuşu gibi sessiz ve hızlı bir gölge kaydı yanımdan. Göz göze geldiğimde, büyü bozuldu. Gözlerindeki soğuk ışık, kendi savaşımı daha da acımasız kılacakmış gibi parlıyordu.

Murat Kaan’dan öğüt aldığım şey sadece güç değil; zihin karışıklığını kullanmaktı. O, düşman avcısı değildi, gölge avcısıydı.

“Eren,” dedim boğuk bir sesle, “burada yalnız değilim...”

*

Koridorun sonunda, eski taşlardan örülü bir yapı belirmeye başladı. Bu sadece bir bina değil, kelimelerle anlatılamayacak bir tapınaktı — büyüsel, güçlü, unutulmuş tanrıların kapılarını koruyan tabut kadar soğuk. Her bir köşesi, kan ve sırla yoğrulmuştu.

Yaklaştıkça, taşların üzerindeki kazıntılar parlak yeşil bir ışıkla titreşmeye başladı. İnsan dilinden çok uzak, çok eski yazılar. Parmaklarımı taş yüzeyine koydum—izler sanki hayat buldu, titredi parmaklarımla. Sanki benim dokunuşumla canlanıyordu.

Ve o an, zihnimde yankılanan o kelimeyi duydum: “KAPILAR.”

*

“Kapıların dışında beklenen asıl...” fısıltı kayıtsız ve ölümcül geldi; ama kelimeler bittiğinde etraf birden canlı gibi hareketlenmeye başladı. Taş bloklar, yavaşça hareket ederken, üzerlerindeki semboller parlamaya başladı.

Karanlık içinde yükselen uğultuyla birlikte, tapınağın ortasında bir yarık açıldı.

Yarıktan yayılan ışık, sıradan büyü enerjisinden çok daha karmaşık, çok daha karanlıktı.

Dudaklarım titredi; içeri girmek ya da arkamdan gelecek olanla yüzleşmek arasında öldürücü bir tereddüttüm.

*

Ve o anda, kayalardan fırlamış gibi dört figür ortaya çıktı. İnsan bedenini andırıyorlardı; ama yüzleri yoktu. Boşlukla kaplı, sanki bir dünyadan kopup gelen bakışsız varlıklar... Tapınakların bekçileri, ya da belki de ondan ötesi.

Ellerinde, sırlarla dolu, eski çağlardan kalma aletler taşıyorlardı. Etraflarını saran karanlık, onların nefesindeydi.

Kalbim urgan gibi dolandı. Çıkış yoktu.

*

Daha önce deneyimlediğim gücün küçük bir kırıntısı bile bu tuhaf varlıklara karşı savunmasızdı.

Bana doğru adım attılar. Her hareketlerinde sanki zaman bükülüyor, gerçeklik bir anlığına esnetiliyordu. Her biri, içimdeki korkuyu somutlaştıran bir hayalet gibiydi.

Yüzsüz, isimsiz ve acımasız.

Ve ben, onların bakışlarından kaçamayacaktım...

*

Bir an, ellerim istemsizce yumruk yaptı. Bütün bedeni saran o karanlık ağı, birden için için kaynamaya başladı. Dizlerim titredi ama geri adım atmadım.

“Bu...” diye fısıldadım, “Bu, gerçek güç.”

Fakat soruyordum kendime; bu güç benim sırrımı çözecek miydi? Yoksa beni yok edecek mi?

*

Yarığın içinden akıp gelen o ışık ve dört figürün yaklaşan varlığı arasında kalmışken, derin bir nefes aldım.

“Hazırım,” dedim.

Ama o, gerçekten hazır olmam gereken şeye...

*

Kapılar açılmış ve şehir çatlamalarda batıyordu. Ben ise, bu çatlaklardan içeri sızan karanlıkla, beklenmedik yüzleşmenin tam ortasındaydım.

Ve karanlık, bir kere daha, yeni bir savaşa davet ediyordu beni.

*

Tam o anda, tapınağın derinliklerinden yükselen bir çığlık yere çarpan ses gibi yankılandı.

Soğuk titremeler omurgama yayılırken, dört figür aynı anda bana seslendi—ama kelimeler ağızlarından değil, doğrudan zihnime doldu.

“Ey uyanan avcı... Sen, karanlığın sırrına ulaşmaya cesaret eden... Şimdi ne yapacaksın?”

Ve ben, cevap veremedim...

*

Bölüm Sonu