Chapter 10
Kapı kapanırken yayılan tiz uğultu, kulak zarlarımı zonklatacak kadar yoğundu. Göğsümün içinde fırtına kopuyordu. Çarpan kalbimin ritmi akustik bir bomba gibi beynimde patlıyordu; düşüncelerim keskin bir bıçak gibi etrafımı parçalara ayırıyordu. Nefesimi kontrol etmek istedim ama boğazım kuru bir çöl gibi yanıyor, ciğerlerim sanki yanıcı gaz dolu bir kabına hapsolmuş gibiydi.
O an, karanlığın göbeğinde yalnızdım.
Soğuk, derin ve korkunç bir sessizlik...
Ardından, dimdik bir gölge geldi zihnime. Eski varlığın kelimeleri, sanki buz gibi bir el gibi kalbime dokundu:
“Sen güçsüzsün, Eren. Ama içinde sakladığın o karanlık, seni ya yok eder ya da yoktan yaratır.”
Dudaklarım istemsizce titredi, gözlerim istemsizce karardı. İçimde, ayaklarımın altından kayıp giden eski benlilik hissiyle birlikte, karanlık bir koro yükseldi. Duygularımın kıyametinde karanlığın sesleri gittikçe daha yüksek, daha çekici, daha zehirli hâle geldi.
Tıpkı ağır bir sarmal gibi, bu karanlık bana sarıldı. Sanki içinde kaybolmamı istiyordu.
Adımlarımde boşluk hissetmeye başladım.
Önümde tek bir yol vardı: ya karanlığın kollarına teslim olup güçlenecektim, ya da onu alt edip insan kalabilirdim.
Derin bir nefes aldım. Ancak bu nefes soğuk buz parçalarından geçer gibi boğazımı çizdi.
Yıkıcı bir sesle zihnimin derinliklerinden fırlayan bir gürültüyle birlikte, karanlık düşünce, bedenimi sımsıkı sardı.
“Bırak... Sonunda teslim ol,” diye mırıldandı o gizemli ses, daha çok bir fısıltı değil, bir fısıltının derinliklerinde bir çığlık gibiydi.
Zihnimde anlık bir patlama oldu.
Parmaklarım titredi, öldürücü bir kasırga gibi bedenimi sarsmaya başladı. Gözlerimde gördüğüm her şey kırmızı ve siyahın koyu fırça darbalarıyla bulanıyordu.
“Eren...!” Kendi sesim geldi kulağıma; tıpkı yabancı biri gibi.
Ama o yabancı, karanlığın en derin yoksunu gibiydi.
Bedenim bir anlığına kontrolümden çıktı.
Dizlerimin üzerine çöktüm, yerdeki taşlara gömülen ellerimden soğuk bir sıvı damladı: ter değil—kan mıydı?
Bir yandan içimden bir şey kıvranırken diğer yandan bir güç, tüylerimi diken diken ediyordu.
İçimde, yavaş yavaş yükselen ve karanlığın karanlığı olduğu kadar çekici olan o ses, tüyler ürpertici bir soğuklukla devam etti:
“İçindeki gücü reddetme. Onu kontrol et, ya da o seni kontrol edecek.”
Başımı kaldırdım. Gözlerim, simsiyah bir gölgeyle karşılaştı—kendimle.
Ama bu ben değildim.
Bu, hayaletim gibi, içimde yaşayan ve yıllardır suskun kalan karanlık bir prensipti.
Yavaşça, hayalet elleri omuzlarıma dokundu, derin bir nefes almamı engellercesine sıktı.
Ve o an, zamansız bir fısıltı patladı kulaklarımda:
“Seviye atlamak için ölüme terk edilmişliğinle yüzleşmelisin.”
Bedenim, korkunç bir canavar gibi ikiye böldü kendini.
Bir tarafta, beni ben yapan Eren vardı—gözlerindeki kavga, her çizgisiyle hayatla ve adaletle dolu.
Diğer tarafta ise, isyankar, karanlığa yaslanan bir benlik; sonsuz güç vaat edip karşılığında ruhumun bir köşesini talep eden.
“Bu sen olacaksın,” diye haykırdı karanlık taraf, “Ya her zaman güçlü kalacaksın, ya da yok olacaksın.”
İçimdeki kavga, tüm bedenimi sardı.
Sanki beş bin bıçak saplanmış gibi; nefes almak için direnirken, karanlık güç bedenimi ele geçirmeye başladıkça gözlerimden yaşlar süzüldü.
Ama o yaşlar, korku değil, ateşti.
İntikamın, kararlılığın ve azmin aleviydi.
Bir an durdum.
Biliyorum ki, eğer teslim olursam, sadece ben değilim yok olacağım.
Geçmişimde esir kalan ailem, eski benliğim, tüm anılarım toprağa gömülecek.
Ama direnmezsem, eğer bu karanlık beni alırsa, eski bir avcının renksiz anılarından çok daha fazlası doğacaktı.
Kendi İçimdeki vampir... buradaydı.
“Gel!” dedim kendi sesime, titrek ama keskin.
“Gücünü bekledim. Ama bunu son defa söylüyorum: Sen olmayacaksın.”
Karşısındaki karanlık, bir an için durdu.
Koca bir boşlukta, gözlerimizin teması devam etti.
İki güç, iki ruh, bir beden.
Bir yanda intikam için can atan o genç adam; diğer yanda her şeyi yutmaya hazır sonsuz karanlık.
Ve ardından, o en kritik an geldi.
Karanlık taraf derin bir nefes aldı, sanki kendini göstermek için bekliyordu, artan bir fısıltıyla:
“Sen kim olduğunu unuttun, Eren. Ölüme terk edilişin sadece başlangıçtı.”
O an, içimdeki karanlığın bir kıvılcımı parladı.
Ellerim titreyerek göğsüme dokundu.
Karşı koyamadığım bir istek, soğuk ve yakıcı.
Direnişim yavaş yavaş erimeye başlıyordu.
Ama tam o sırada, aklımın ucunda bana seslenen hafif bir fısıltı vardı.
“Hatırla... Ailenin sırrı, seni terk edilen o evde saklı.”
Ve bu hatırlatma, karanlık zincirleri kıracak mıydı?
Cevapsız kalacak bu mücadelede, karanlık taraf mı kazanacaktı?
Yoksa Eren, kendi içine hapsettiği korkunun yanı sıra, bir avcı gibi mi yükselecekti?
Kalbim aşırı hızlanan ritminin sonuyla vücudumu sarsarken, o karanlık köşede duran benliğin gözlerindeki şiddetle yüzleşiyordum.
Ve tam o anda, aniden dış kapı çarptı.
Sarsıcı, ansızın.
Tanıdık ve uzak bir uğultuyla.
Kapıdan gelen ses, içsel fırtınamı bir süreliğine bastırdı.
Ama derin bir yere, gerilim dolu bir mesaj bıraktı: Bu savaş, henüz bitmemişti.
---
Kalbim keskin bir melodiyle atıyordu.
Eren Demir’in içindeki karanlık, artık sadece bir sır değil, savaş alanıydı.
Ve bu savaştan canlı çıkabilecek miydim, yoksa karanlığın mücadeleyi kazanmasına mı izin verecektim?
Adımlarım ağır, derin.
Ama henüz pes etmemiştim.
Çünkü bu hikaye henüz başlamıştı.