NoveliqaPatronun Gizli Varisi / Geçmişten Yansımalar :0%
Log in

Chapter 14

Geçmişten Yansımalar

Kapı şakırtısıyla birlikte odadaki nefes kesildi; dışarıda yağmur camlara ritmik bir hıçkırık gibi vuruyordu.

Demir, elinde hâlâ sıcaklığını hissettiği kahve kupasını masaya bıraktı. Fincanın kenarına çarpan birkaç damla su, cam gibi sessiz bir haberciydi; içindeki boşluk tıpkı şimdi boğazına oturan kelimeler gibi soğuktu.

Koridorun sonundaki gölgede Lale'nin silueti kaybolmuş, kapı kapanmıştı. O an, Demir'in omuzlarına geçmiş bir yük gibi duran soru yine kuyruğunu sıkı sıkıya doladı: Neden risk etmişti?

Gözleri masanın üzerindeki dosyalara takıldı, ama zihni başka bir zamana kaymıştı; bir yanıcı kıvılcımın, bir çocuk sesiyle birleştiği geceye.

Hatırlamak istemez gibi yaparak kalktı. Pencereye yürürken içindeki mekanik sakinlik, yağmurun ritmiyle senkron oldu. Camda kendi yüzünün yansımasını gördü: keskin hatlar, gölgelerle oynaşan bir adam, ve gözlerinde aniden beliriveren bir çocukluk. Göz kapakları istemsizce kapandı; içinde bir şey çatladı.

— O gün... —sanki odada biri daha varmışçasına mırıldandı— o gece...

Söz kesildi; yerine bir koku doldu aklına. Özdeşleşmişti: yağan yağmurun kokusuyla karışmış, eski bir yün palto, içine sinmiş duman ve, en belirleyici olan, bir parça çiçeksi, hafifçe acı bir koku—yasemin.

Lale'nin bıraktığı o narin kokunun aynısıyla.

Demir bir an göğsünün sıkıştığını hissetti; parmak uçları masanın kenarında beyazladı. Bir dosyanın kapağı hafifçe kıvrıldı ve içinde yılların bıraktığı tozun kokusu yükseldi.

Çekmeceden eski bir zarf çıkardı, kenarları sararmış. Üzerinde sadece bir tarih vardı; geceyle örtüşmüş gibi: 14 Mart.

Zarfın içinden birkaç siyah-beyaz fotoğraf düştü. Fotoğraflar, bir anın donmuş soluk ayrıntılarını taşıyordu: taş bir avlu, ıslak bir kaldırımla çarpışan gölgeler, bir kız çocuğu—yaklaşık sekiz, dokuz yaşlarında—kirli bir yağmurluk giymiş, elinde bir oyuncak bebek sıkı sıkıya tutuyordu.

Kızın saçları ıslaktı ama gözleri kuruydu. Ve tam o gözlerde, Demir nefesini tuttu: o bakış, tanıdık bir kırılmanın, tanıdık bir bekleyişin bakışıydı.

Fotoğrafın bir köşesinde, kızın boynunda küçük, yuvarlak bir madalyon parlıyordu; madalyonun üzerinde silik ama tanınabilir bir arma—Yılmaz arması. Demir'in eline titreme doldu. Parmağının ucuyla madalyonun kenarını takip etti; orada kurşuni bir çerçeve, içinde minik bir kırmızı damla gibi bir şey vardı. Kan mıydı, boya mıydı, yoksa zamanın bıraktığı leke mi?

Bir fotoğraf daha vardı. Aynı avluda, kızın biraz ötesinde bir adam duruyordu. Yüzü gölgede, çehresi dönük olduğu için net değildi; ama omuzlarının duruşu, bir hafifçe öne eğilmiş hali, elinde tuttuğu küçük bir çocuğu izlercesine dikkatli bir pozisyon—Demir'in tanıdığı bir duruştu.

Çekildi; bir parça bellek onu acıtacak şekilde geri fırladı. O duruş. O bakış. O hareket.

Demir kendini hatırladı; gençti, daha hızlı kararlar veriyordu, daha az yük taşır gibi görünüyordu. O adamın omzu, onun omzuydu. Fotoğraftaki elin parmaklarında, ince bir yara izi vardı—sağ elin işaret parmağının köşesinde, eski bir yanık kabuğu—ve Demir'in bütün vücudu ağrıyla tepki verdi; aynı yara, bugün bile sağ elinin iç kısmında hafifçe beliriveriyordu.

Bunu o zaman fark etti: fotoğrafın arkasına elle yazılmış, sırılsıklam bir not vardı. Mürekkep, nemin etkisiyle sızmış ve kelimeler birbirine karışmıştı ama yine de okunuyordu.

"Küçüğü koru. Verme onları."

Harfler titrek, ama emredici.

Demir, nefesini tutup notu parmak uçlarıyla okurken, kulaklarında uzaklardan bir çığlık çınladı—o geceyi ayıran metalik bir çığlık. Kızın sesi miydi? Bir yetişkinin korku dolu emri miydi? Belki ikisi de.

Gözleri tekrar fotoğrafa döndü; kızın arkasında bir gölge daha vardı. Bu kez gölge, fotoğrafın kenarında, hafifçe bulanık ama yüzü önündekinden daha belli çizgiler taşıyordu. Kadının saçlarının şekli, çene hattı... bir anda Demir'in zihninde yer aldı: o profil Lale'nin annesinin profiliydi.

Anne—hatta ismi aklından fırladı; ama Demir kelimeyi yakalamaya çalıştıkça tüyleri diken diken oldu. O profilde, kadının elindeki bir parça kumaş, kızı sıkı sıkıya tutuyordu. Kadının yüzü ağlıyordu, ama gözleri kararındı, sanki bir görev bitmiş gibi.

Demir'in içinde bir perde yırtıldı. O gece, o avluda, pahalı bir ceket ve titreyen eller, bir kadının "Git, yaşa" diye fısıldadığını hatırladı. Kadının verdiği madalyonu kızın boynuna geçirirken dudakları aralanmıştı—"Sakın açma."—kadının sesi hâlâ kulaklarında.

Sakın açma.

Madalyon. Sakın açma.

Demir aniden bütün gün ışığını yitirmiş gibi hissetti. Saklamak… saklanmak… kelimeler düğümleniyordu. İçinde bir şey, yıllardır kilitleyip bıraktığı bir kapının arkasında kıvranıyordu.

Fotoğrafın arka cebinde, bir zarf daha çıktı. İçinde küçücük bir kilit anahtarı vardı; paslanmış ve incecikti. Anahtarın yanında, aynı el yazısıyla yazılmış bir nota daha rastladı: "Adını söylediler. O gece görmemeliydim."

Demir'in dudağı titredi. "Adını söylediler..." Hangi ad? Kim söylemişti? Sesleri hatırlamaya çalıştı; bir kısım belleği sanki köpük gibi yüzeye çıkıp tekrar batıyordu. Bir isim yaklaştı—Lale—ama sonra dramatik bir boşluk, sonrasında başka bir isim: "Ayla."

Ayla—o kadının adı.

Hatırlamak Demir'i hem rahatlatıyor hem zehirliyordu. Çünkü şimdi iki ihtimal vardı: ya o kız Ayla'nın kızıydı ve Yılmaz hanesinin bir parçasıydı, ya da o kız diğer tarafın, karanlık planın bir parçasıydı. Her iki ihtimal de tehlikeydi.

Demir kendi kendine tebessüm etti; düşünce bir bıçak gibi. Tebessüm, suçlulukla karışık bir çehreye dönüştü.

O an, ofisin kapısı hafifçe aralandı. Güvenlikten genç bir eleman başını uzattı.

— Patron, toplantınızdan sonra yaptığınız düzeltiyi istediler... ve—çalıştıramadığı bir ikilem vardı sesinde—Lale hanım... ofisi terk etti, yağmurda bir taksi çevirdi, yaşamak istermiş gibi.

Demir başını kaldırdı. Genç adam masanın üzerindeki fotoğrafları gördü, gözleri anında büyüdü ama sorduğu soru daha ilk hedefti: — Fotoğraflar?

Demir fotoğraflara bakarken, cevap vermek zorunda hissetti. Sesini bastırdı, kalsın diye değil; çünkü cevaplar bir anda gürültüyü büyütecekti.

— Dosyaya bakma. —söyledi kısa. —Kimseye gösterme.

Genç adam başıyla onayladı, kapıyı kapayıp çıkarken geride kalan sessizlik daha kalındı, daha enerji yüklüydü.

Demir masanın kenarına oturdu. Parmak uçları fotoğrafın kenarını ovaladı. Kızın gözleri—o inkâr edilemez bakış—Lale'nin bakışına benzeyen bir şeydi. Sadece bir benzerlik değil; bir tekrar, bir yankı, kuşakların birbirini çağırışıydu.

Gözlerinin üstüne bastı; bir an için geçmiş ile bugün birbirine dolandı. O geceyle bugünün tek ortak noktası neydi? Madalyon muydu? Islak avlu mu? Ya da o koku mu—yasemin—Lale'nin koluna sürmüş o hafif parfüm mü?

Soru kendini ısrarla yükseltti: Eğer o kız bugün burada ise, o madalyon için bir sebep vardı. Madalyon Yılmaz arma'sını taşıyorsa, madalyonun sahibinin soyu ve hak iddiası vardı. Hak iddiası, şirketin harap halinin yeniden canlanması demekti.

Ve orada, fotoğrafın arka planında beliren yüz—demir bıçak gibi düşündü—ona tanıdık geliyordu. Sanki daha önce bir yerde, daha yakın, daha kişisel bir anın gölgesiydi. Bunu hatırlamak istemezdi; ama hatıralar bazen bir yük olarak değil, bir bomba gibi bekler.

Kendi parmağıyla fotoğrafın sol alt köşesindeki gölgenin çevresini çizdi; gölgenin çizgisi bir anda netleşti: genç bir adam. Sol elinde bir çantayı sıkıyor; yüzünün bir yanından uzun bir yara iziydi—o aynı ince iz, Demir'in sağ elindeki kadar belirgin değildi ama aynı kökenden bir işaretti.

Demir bir adım geri çekildi. Neden fotoğrafta o vardı? Neden kendisini hatırlıyordu ama gecenin perde arkasını bilmiyordu?

Hatıralar genelde bir sabun köpüğü gibi patlamazdı; sessizce gelir, insanın içine siner, sonra da bir gün ansızın çığlık atarak ortaya çıkardı. Şimdi çığlık içindeydi; ama sesini tutan bir duvar vardı.

Bir an düşündü; belki de onu oraya birileri fotoğraf çektirmek için koymuştu. Belki bir tuzak vardı. Belki de bu, kasten unutulmuş bir kayıttı, ona gönderilen bir suçlama.

Demir, fotoğrafın arkasındaki yazıya tekrar baktı: "Küçüğü koru. Verme onları." Kelimeler parmaklarında ağırlık yaptı. Verme onları? Kime vermezsin? Kim "onlar"dı?

Demir cebinden dışarı çıkarıp her zaman taktığı ince, eski bir yüzüğü avucuna aldı. Yüzüğün içindeki küçük oyuk, yıllarca gün ışığı görmemiş, şimdi bile metal bir anı gibi soğuktu. Bir ses içinde yankılandı; o gece, birinin "Bizi izlemeyecek" dediğini hatırladı. Kimin "bizi" dediğini bilmiyordu, ama "izleme" kelimesi bugün de bir gölge gibi peşindeydi.

Zaman, ofisteki saatle göğsünde birlikte tıkırdıyordu. Demir karar anına yaklaştığını hissediyordu. Bu yüzler, bu notlar, bu küçük anahtar—hepsi bir ağın düğüm noktalarıydı. Ve düğümün tam ortasında, bir kız vardı; bugün stajyer kimliğine bürünmüş, sessiz, ama gözleriyle bir adamın tahtını sarsan Lale.

Demir fotoğrafı tekrar çevirdi; bu kez arka planın daha uzak bir köşesine takıldı gözleri: taş duvarda kazınmış, belki de bir parmakla çizilmiş küçük bir işaret. Bir hilal. Bir yarım ay.

Bazen, küçük bir işaret bütün bir labirentin anahtarı olabilirdi.

Demir'in nefesi düğümlendi. Hilal, madalyonun kenarındaki o minik oyukla aynıydı. Hilal, kızın saçının dibindeki küçük nişle aynıydı—o niş, belki de bir yara, belki de doğuştan bir işaretti. Lale'nin sol kulak memesinin arkasında, saçlarıyla gizlenmiş incecik bir yarık vardı; Lale toplantı sırasında başını çevirince Demir rüzgârın alelacele hareket ettiği bir an gibi o işareti yakalamıştı—anlık, tanımsız, sonra kaybolan.

Demir parmaklarını saçlarının içinden geçirip o anı geri getirdi. Sesler; yağmur, çığlık, fısıltı—bütün bunların bir mantığa oturması gerekiyordu. Bir mantık ki birini korurken başka birini yok etmiş olabilirdi.

Ve tam o sırada, fotoğrafın arkasında bir yazı daha belirdi; bu kez sadece birkaç kelime, küçük, ama ağır:

"İsim verilecek. 12 yıl sonra."

Demir'in kalbi duracakmış gibi bir boşluk hissetti. 12 yıl... zaman çizgisi tam hesaplıydı. O gece 12 yıl öncesiydi. Bugün ise tam on iki yıl sonra.

İsim verilecek.

Ve o isim... Lale miydi?

Demir aniden ayağa fırladı. Fotoğrafları masanın üzerine serdi, sanki her biri bir ipucuna dönüşüyordu; ama gözleri fotoğrafın sağ köşesindeki, yaşlılık lekesiyle belirli belirsiz arka planda takılı kaldı. Orada, gölgelerden birinin yüzü daha ayırtılıydı—bir genç adamın profili—ama bu kez yüzü tam olarak önündeydi. Çizgiler, neredeyse tanıyormuş hissi verdi; gözleri, burnu, bir yana sarkan küçük bir saç teli.

Demir'in ciğerleri sıkıştı. Gözlerini kısarak baktı; o yüz tanıdıktı, çok tanıdık. O yüz, ona bir yerden bakıyordu—sanki geçmişten bugüne birisi adını söylemeye gelmişti.

Ve tam o anda, Demir duydu—hatırladı—o ismi.

Islak bir taşın üzerinde dökülen bir isim gibi. "Kenan."

Kenan... o ad, bir zamanlar Emre Yılmaz'ın sağ koluydu, sonra bir gecede ortadan kaybolmuş, iz bırakmadan yok olmuştu. Kenan'ın kayboluşu, Yılmaz'ın çöküşünün çarklarından biriydi.

Demir'in parmakları fotoğrafa bastı; sanki o basışla birlikte bir kapı açılacaktı.

Fakat henüz bütün kapılar açılmamıştı. Çok az bilgi, çok büyük sorular doğuruyordu.

Lale'nin yüzüyle o kızın yüzü aynı mıydı? Madalyon Arma'sı neyi saklıyordu? "Küçüğü koru. Verme onları." Kimi kime vermemişlerdi? Kenan'ın adı o gece ne işlev görmüştü?

Demir yavaşça ceketini çıkardı. Dışarıdaki yağmur şimdi daha yoğun, bir perde gibi ofisin camlarını dövüyordu. O yağmurun içinden, geçmişe ait bir yüz yeni yeni silikleşmişten beliriyordu—uzak bir ansızınlık, bir suç ortağı, ya da bir kurtarıcı.

Ellerini başının arkasına koydu, başı ağırlıkla öne eğildi; aklında bir yön belirdi, bir plan değil, bir zorunluluk.

Lale geride bıraktığı o anın uzağında bir yerde yürüyordu; o küçük sır, yakında patlayacak. Demir hissediyordu ki, ona dair öğrendikleri sadece bir başlangıçtı.

Fotoğraftaki yüzü daha uzun, daha dikkatle inceledi. Kenan'ın gölgenin arasından bakışı—gözleri, gençliğe dair bir şey saklıyordu—sanki o gözler, şimdiki Demir'in omuzlarındaki yükün bir parçasını taşıyordu.

Sonra bir şey fark etti: fotoğrafın köşesine kazınmış, neredeyse görünmez ikinci bir kelime daha vardı—mürekkep lekeleri arasından sıyrılıyordu: "Saklı."

Demir o kelimeyi defalarca ağzında döndürdü. Saklı... Saklı mıydı yoksa saklayıcı mı?

Odada bir sessizlik ağırlaştı; saat tik takla nefesini sayıyor gibiydi. Demir, fotoğrafı kapatarak cebine geri koydu; kilit anahtarı avucunda hissetti. Anahtar, kilit için mi, yoksa bir kapıyı açmak için mi kullanılacaktı?

Bir kapı vardı hâlâ açılmayı bekleyen—Lale'nin geçmişinin kapısı.

Demir pencereden dışarı baktı; yağmur, bir perde gibi İstanbul'u silip geçiyordu. Yansımasında, şimdi daha belirgin bir şey vardı: o yansıda arada bir anlık bir çocuk yüzü çarpıyordu, sonra kayboluyordu. Demir gülümsedi; gülümsemesi keskin bir bıçağın kenarı gibiydi.

"İsim verilecek," diye fısıldadı kendi kendine. "Kim söyleyecek? Kim verecek?"

Cevaplar gelmek üzereydi; ama tamamı değil. Sadece bir parça, zar zor görünen bir iplik: Lale, küçük kız, madalyon, Kenan.

Demir eliyle fotoğrafı sıktı ve cebine soktu. Yüzünde, yıllardır unutulmuş ama hâlâ yanıp sönen bir kararlılık belirdi. O karar şimdi bir seçim halini alıyordu: bu sırrı kullanmak, yoksa onu yok sayıp yoluna devam etmek.

Kapının gıcırdayan sesiyle irkildi; içeriye kimse girmemişti, ama kapının kilidi bir kez daha tıklandı—içinde bir şey kilitlenmiş gibiydi.

Demir derin bir nefes aldı. Fotoğrafı çözdüğü an, bütün etaplar birbirine bağlanmış gibiydi; ama son parça eksikti: fotoğraftaki yüz kimdi, Kenan mıydı yoksa başka biri mi?

Ve en önemlisi—fotoğraftaki kız şimdi odanın içinde, masanın karşı köşesinde kopyalanmış bir hayat olarak mı oturuyordu?

Demir son bir kez fotoğrafın kızına baktı; gözlerinde, yıllar sonra ilk kez, bir itirafın kıvılcımı yanıyordu.

"O yüzden risk etmiştim," dedi sessizce, kendi kendine, dudakları neredeyse sıfır bir sesle oynarken. "Ama bildiğim bir şey var: o kız... Lale, bildiğimden daha tehlikeli bir sırrı taşıyor."

Ve o sırada, fotoğrafın kenarında beliren yüzün gölgesinde, Demir hatırladı; hatırlamak, onu bir seçim anına yöneltecekti.

Ancak hala cevaplanmamış tek bir soru vardı: fotoğraftaki yüz—gerçekten o muydu?

Demir başını kaldırıp camdan dışarı baktı. Yağmur, şehrin ışıklarını çiziyordu; ve bir araç farı bir an için fotoğrafın üzerindeki gölgeyi aydınlattı.

Gölgenin yüzü, ışıkla birlikte bir anlık netleşti—ve Demir'in nefesi kesildi.