Chapter 2
Kapı ağır ağır açılırken, Kağan’ın yüreği geceyi delen bir davul gibi ritmini hızlandırıyordu. Gölgeler, hafifçe titreyip dans ederken, içeri süzülen siluet, sığ bir fener ışığının altında bir hayal kadar netleşiyordu.
“Kim...?” diye sordu Kağan, sesi bir kez daha çözülen bir iplik gibi ince ve titrek. Parmakları hâlâ yere takılı, yerdeki toz zerreciklerini anlamsızca dağıtıyordu. Ellerini yumruk yapmaya çabalarken bile, ayaklarının titremesi durmuyordu.
Kapının diğer tarafından usulca bir nefes yükseldi. Havada farklı, eski bir bitkinin, kuru yaprakların ve uzaklardan gelir gibi duran ateşin kokusu vardı. Bu koku Kağan’ın zihninde soluk bir hatıra uyandırdı — bir zamanlar kaybettiği, ama hiç unutmaması gereken bir his.
Yavaşça içeri adım atan kişi, kıyafetlerinin arasında sakladığı asalet ve gizemiyle sanki zamanı büken bir bilgeyi andırıyordu. Silueti yüksek ve inceydi, başından aşağı süzülen koyu siyah saçları geceyi daha da karartıyordu. Yüzü tam olarak seçilemiyordu, çünkü etrafı saran loş ışık, delici bakışlarını gizliyordu.
“Kağan Yıldırım,” dedi ses, son derece düşük, ama bir kılıç darbesi kadar keskin. “Ölümsüzlüğün sırrını arayan sen misin?”
Kağan o nefesi tuttu. İçini yakıp karnının dibine inen bir alev gibi ödler geziniyordu. Neden biliyordu; bu, herkesin karşılaştığı sıradan bir rehber değildi. “Evet,” diye yanıtladı sonunda, sesi daha güçlü, daha kararlıyken. “Ölümsüzlüğe giden yolu gösterecek birini arıyorum.”
Gizemli figür hafifçe başını salladı, sanki Kağan’ın ruhunu okuyormuş gibiydi. “O zaman zamanın sınırlarını aşmaya hazırsın demektir. Ama bilmelisin ki, bu yol tek bir adımla ve kesinlikle dönüşsüzdür. Attığın her adım, hem seni güçlendirir hem de zincirler.”
Kağan, nihayet heyecanın üstüne çöken korkuyla yüzleşmeye başladı. Bu seçim, ailesinin onurunu kurtarmak için atılacak tek adımdı. Yıllardır duyduğu iç sesi, kalbindeki o derin yara bir kez daha çarptı. “Zincirlerim varsa onları kırmak için buradayım,” diye fısıldadı, gözleri karanlık odaya ve bilinmezliğe meydan okurcasına parladı.
“İyi,” dedi o sessiz figür, üzerindeki pelerininin kenarını çekiştirirken. “İlk durak, ‘Kayıp Tapınak’ olacak. Orada gerçek gücün sınavı seni bekliyor. Ama unutma, her şey sadece bir sınavdan ibaret değil. Düşmanlar görünenden daha yakın ve daha sessiz olabilir.”
Kağan bir anlığına sessizliğe gömüldü, hiçbir kelime kuramadı. Ama bedenindeki o yenilmişlik hissi yerini bir savaşçı kararlılığına bırakıyordu. Boyunu dikleştirdi, kılıcını sıkıca kavradı.
Adımlarını attıkça odadaki tozlar havalanıyor, zamanın unuttuğu kader bereketiyle dalgalanıyordu. O an, yaşadığı evin dört duvarı sanki kapanıyor, kendi dünyasının dışına açılan bir kapı aralanıyordu.
Gizemli rehber, kapının önünde durup bir kez daha arkasını döndü. “Hazırsan, yola çıkalım.”
Kağan derin bir nefes aldı. Kalbinin ritmi savaş çığlıklarına dönmüştü artık. “Hazırım.”
Kapı arkasında, rüzgâr birden şiddetlendi. Koridorun loş ışığında iki siluet bir araya gelmişti. Birinin adı Kağan, diğerinin adı ise kaderdi.
Ama Kağan bilmiyordu; onun ölümsüzlük yoluna attığı ilk adımda çok daha karanlık, çok daha ölümcül sırlar saklıydı.
Yol başlıyordu.
Ve bir kez daha o kapı kapanıyordu.
---
Gizemli rehberin yüzü hâlâ gölgelerin ardında, maskesiz kalmamıştı...