Chapter 15
---
Kapıdaki tıklama, gecenin sessizliğiyle birleşince Kağan’ın kalbindeki ritmi bir anda hızlandırdı. Elleri hâlâ hafifçe titriyordu, vücudunda kanının yerine adrenalin akıyormuş gibi hissediyordu. Soluk alırken, o derinlemesine yanıp kavuran sorunun ağırlığı göğsünde bir taş gibi oturuyordu. Savaş alanına baktı; ayaklarının altında hala kurumuş kan lekeleri, parçalanmış tahta ve toprak vardı—her biri geçmişin külleri, her biri yıkılmış öfkelerin yankısı.
“Giren kim?” diye sert, ama dikkatle seçilmiş bir sesle sordu Kağan. Gür sesiyle yankılanacak kadar güçlü olmasa da, böylesi bir anda kimselere boyun eğmeyen bir havayla söylenmişti bu.
Kapı hafifçe aralandı, gölgeler içerisinden siluetler belirdi.
“Benim, Kağan.” Ses tanıdıktı; sıcak, biraz da samimiydi ama içinde bir şeyler çarpılıyordu. Yine de — o, yıllardır yanında olan gerçek dostu Texan’ın sesi değildi. “Uzun zaman oldu...” diye ekledi gölgede kalan adam, adımlarını yere yavaş yavaş, ağır ağır vurarak odaya girerken.
Kağan, o isme anında çakıldı. Texan. Kardeşi gibi bildiği, en yakını... Ya da en azından onun sandığı kişi.
Yüreğinde kıvılcımlar çakmaya başladı. “Texan? Sen mi?” diye seslendi, dudakları hafifçe kenetlendi.
Dostunun adımları adeta odayı dolduruyordu. Her bir sarsıntı adımda, Kağan’ın içindeki buz katışı daha da eriyor, yerini kaygıya bırakıyordu. Texan’ın gözlerine bakmaya çalıştı; bir şeyler değişmişti. O eski sıcaklık, o samimiyet yerini kararmış bir ifadeye bırakmıştı.
Kağan sessizce ilerledi, bir adım daha yaklaştı. “Bu savaş... Ne oldu? Neden geldin?” diye sordu ama sesi eskisi kadar emin çıkmadı.
Texan yüzünde derin bir gölgeyle, durdu. Parmağı dudaklarına götürdü, sonra ağır ağır konuştu:
“Kağan, bazı gerçekler var ki... acıtır. Ama daha da kötüsü, onları gizlemektir. Sana ihanet etmiyorum. Sadece görevimi yapıyorum...”
Bir anda Kağan’ın kalbinde bir şey kopuverdi. “Görev? Neyin görevi?” Kağan’ın sesi titredi şimdi, gözlerini kaçırıyordu. O eski dost gülümsemesi, şimdi bambaşka bir maskeye dönüşmüştü.
Texan, dudaklarını büküp yaklaştı. Nefesi soğuk bir rüzgar gibi Kağan’ın yüzüne çarptı. “Varys’ın emirleriyle hareket ediyorum. Sana engel olmak, senin yükselişini durdurmak benim görevim.”
Kalbinin her bir atışı buz kesmişti Kağan’ın. Sarsıldı, gözleri karardı; içindeki ateş söndü mü bilemedi. O an, tüm dünya sessizleşti.
“Nasıl... nasıl yaparsın bunu bana?” diye fısıldadı Kağan. Boynu bükük, kelimeleri toparlamakta zorlanıyordu. Texan ise tüm alçak gönüllülüğünü atıp, yüzünü tamamen kaşındırmaya başladı. “Bu işin arkasında sadece Varys yok. Senin gerçek düşmanın çok daha uzaqda, çok daha yakında saklanıyor. Bunu anlaman gerek.”
Oda yeniden bir sessizliğe büründü. İki eski dostun gün yüzüne çıkmayan sırları bir anda patlamıştı. Kağan, içinde biriken bütün gücü toplamaya çalıştı ama elleri tekrar titriyordu.
Texan adım attı, cebinden küçük, eski bir parşömen çıkardı. “Bugün bu hamleyi yapmazsak, lanetin seni tamamen yutacak. İleri gitmeliyiz, ama dikkatlice.”
Kağan parşömeni aldı, elleri titreyerek açtı. Üzerinde eski yazılar, bilinmeyen semboller vardı; büyülü bir çağrıydı bu. Aynı zamanda, Varys’ın imzası da.
Texan tam o anda, yüzünde donuk ve karanlık bir ifade belirdi. “Varys bunun için bana emretti. Eğer başarısam, kaderini değiştirebiliriz...”
Kağan’ın kalbi hızla çakmaya başladı. İçinde büyüyen bir öfke, ihanet ve acı ile doluydu. Ama bir yanda da ihtimal vardı. Umut ışığı, uzakta zayıf bir mum gibi titriyordu.
“Peki ya sen?” diye sordu Kağan, gözlerinde parlayan ateşle. “Sen kime hizmet ediyorsun gerçekte?”
Texan başını eğdi, yüzünde bir yalan gizlendi ama kelimeleri soğuktu: “Kendi içimdeki karanlığa...”
Tam o anda kapı tekrar çalındı, çok daha sert, sarsıcı bir şekilde.
Bir adım ara verdiler. Kağan dönüp kapıya baktı. Dışarısı artık hiç olmadığı kadar soğuk, karanlık ve ölümcül görünüyordu.
Kimin geldiğini biliyordu.
Ve bu sefer, kaçacak bir yer yoktu.
---
Devam edecek…