NoveliqaÖlümsüzlerin Gölgesinde: Ruhların Yükselişi / Zor Seçim :0%
Log in

Chapter 14

Zor Seçim

---

Melek kanatlarını açar gibi çırpınan ruhların, eski taş duvarlardan yankılanan uğultusunu duyabiliyordu Kağan. O an, zaman vücudunda ağır bir metal haline dönüşmüş, hareketleri buz gibi bir ağacın çatırdaması kadar keskinleşmişti.

Mirak, kutsal akşam ışığının kırılarak yere serildiği tapınağın içinde, zamanı büküyor, ellerinden yayılan enerjiyi görünmez iplikler gibi sarark en yakın ölümsüzü kendi yanına çekiyordu. Kağan, nefesini tutmuş, izliyordu. Kendi kalp atışlarının sarsıcı ritmiyle uyumsuz olan bu gücün içinde, karşısındaki adamın gözlerindeki yaşanmışlığın ötesindeki karanlık bir sır vardı.

“Hayaleti görüyorsan... artık dönüş yok,” dedi kendine sessizce. Parmaklarının ucundaki titreme, yutkunurken boğazında yükseldi.

Mirak bir adım daha yaklaştı. İki ağır adım arasında tapınağın çatlaklarını hissedebiliyordu Kağan—toprağın, taşın altında saklı binlerce eski sır, geriye dönmeyecek bir kıyametin eşiğindeydi.

Mirak’ın sesi eskimiş taşa vuruyor, her kelime bir çağrıdan değil, hükmedişten çıkıyordu: “Ölümsüzlük, lanetin değil ama sevgiyse senin seçimin Kağan Yıldırım. Ya bizden olacaksın ya... öylece yok olacaksın.”

Cumle biter bitmez, zaman bir kez daha parçalandı. Mirak, yere güçlü bir yumruk attı. Ortam aniden elektrik doldu. Çakmak çakmak parlayan büyülü yıldırımlar, hava keskin bir bıçak gibi kabardı. Kağan’ın göğsünde sıkışan yürek, artık kaçacak cesaretin olmadığını fısıldıyordu.

“Hangi tarafa geçeceğim?” diye geçirdi içinden. Bu soru, tüm hayatını saran unutulmaz yükün özetiydi.

Kağan, dizlerini hafifçe kırarak yere yan adımlarla doğru kaydı. Ellerini yumruk yaparken, içindeki fırtına akıntısını fark etti; her ne kadar Mirak’ın gücü karşısında sarsarsa da, kendi kararlılığı onu ayakta tutuyordu. Burada, bu an; sadece fiziksel savaş değil, ruhunun da sınandığı bir kavşaktı.

Mirak, gözlerinde donuk bir ışıltıyla gülümsedi. “Gel, bana katıl. Zamanı geldi, Kağan. Bu dünya ne senin ne de benim için değişecek ama...” Sesi birden buğulu, kırılganlaştı. “Bil ki kendi ideallerini öldürdüğün gün, gerçek ölümü tadarsın.”

Kağan dişlerini sıktı. Birdenbire, Mirak’ın gözlerinde geçmişten bir yansıma gördü: Gençliği, kıymet verdiği dostları, kayboluşun eşiğinde kalan candan anlar... Sanki karşısındaki bu ölümsüz, yıllardır kaybettiği insanlığın temsiliydi.

Göz göze geldiklerinde, Mirak hızlıca iki elle Kağan’ın bileğine tutundu. O an Kağan’ın aklında binlerce düşünce dalgalandı, yılların o kadim sırları, ödünç alınmış ölümsüzlük tohumları, lanetli dünyanın arka plandaki gerçekleri...

Bir karga sesi uzaktan çınladı, ortamı daha da karanlıklaştırırken, Kağan ruhunun derinliklerinde savaşan istekle Mirak’ı itti.

“Bu işte son ben karar veririm,” dedi, sesinde buz gibi soğuk ama kırılmamış bir irade vardı.

Ve hareket anı geldi. Mirak şaşırdı ama çok geçti. Kağan, sol elini hızlı bir yumruk haline getirmiş, göğsüne, kalbine doğru, orada saklı kırılgan ışığa yönlendirmişti. Vücutları bir an için kilitlendi; devasa enerjiler patlamaya hazır bir şekilde birbirine dokundu.

Mirak’ın yüzünde defalarca birden fazla ifade orta çıktı: kızgınlık, hayal kırıklığı, çaresizlik... Sonra aniden durdu. Gözleri kapandı.

Sesin kesildiği bir sessizlik çöktü tapınağın üzerinde.

Kağan bedeninin her yanını saran buzun yavaşça eridiğini hissetti. Birkaç saniye, gerçek dünyaya bantlanmış gibi nefesini duyabiliyordu. Mirak, yerde hareketsiz yatıyordu. Ölümsüzlük gizeminin en eski parçası artık yoktu.

Ama o gezegendeki hava bir anda ağırlaştı. Acı beliriverdi Kağan’ın içini kavuran. Mirak’ın bedeninden sızan son enerji kırıntıları ona dokundu; sanki terk edilmiş bir sır perdesi omuzlarına indi.

“Bu mu...” diye başladı Kağan, kelimeler boğazında düğümlendi. “Bunca zaman aradığım, yenilmem gereken bu muydu?”

Tam o anda, Mirak’ın boğazından dökülen ve yere düşen küçük, eski bir madalyon parçası kadim sırlarla dolu yazıtlar ışıldamaya başladı.

Kağan titreyerek eğildi.

Madalyonun içindeki parşömen diline kendini kaptırdı. Harfler, bilinmeyen diller, kadim ölümsüzlük sırlarının karanlık ve karmaşık labirenti...

Ve zihni, yeni baştan çatlamaya başladı.

Kafasında yankılanan ses, ölümün ötesinde bir ihanet kokusuydu.

Gerçek ölümsüzlük, düşündüğü gibi değildi.

Ve bu acı gerçekle yüzleşirken, kapıya annesinin sesinden bile keskin bir tıklama sesi çarptı.

Kağan yerinden kalkıp, savaş alanına son bir kez baktı. Kendini yenilmiş değil, ermiş bir genç gibi hissetti. Ama içinde büyüyen o sorunun ağırlığı—o karanlık sır—en çok da onu yok edecekti.

Kapı çalındı.

---

Devam edecek…