Chapter 11
---
Kapının çarpması, Kağan'ın kulaklarında çınlayan bir tokmak misaliydi. Göğsünde sıkışan nefes, ritmini kaybetmiş bir çılgın davul gibi atıyordu. Soluk soluğa kaldığı karanlık odada, rüzgarın pencereden taşıdığı toz tanecikleri ay ışığında süzülürken, omzunun üzerinden esen soğuk hava, derisinin üzerinde küçük diken diken izler bıraktı.
Gölgeler, duvarlarda dans eden esrarengiz yırtıklar gibi kıvrılıyor, tüylerini diken diken etmiş olan Kağan’ın irkildiği o anları uzatıyordu. Parmak uçlarındaki hafif titreme, bu sesin bir oyun olduğunu değil, tam tersine ölümün namlusunda olduklarını haykırıyordu.
“Hazır mısın, Kağan?” Geride kalanın sesi yine fısıltı oldu, ama bu kez farklıydı; tehdit değil, davet gibiydi. Korku değil, beklenmedik bir davet, bir meydan okuma… Bunların hepsi Kağan’ın zihninde birbirine karışıyor, gerçek ile hayalin sınırları bulanıyordu.
Duyduğu sadece rüzgar, kendi ciğerlerinin çekişi ve kalbinin boğazına dayanan fırtınasıydı. Fakat bir şeyler vardı; özellikle de sessizlikte bir çığlık gizliydi. Bu sessizlik onun için artık sadece bir boşluk değil, üstü örtülmüş yalanların muhteşem kılıfıydı.
---
Kağan adımlarını titreyerek kapıya doğru çevirdi. Eli kapının tokmağına ulaşırken ter damlası alnından yana aktı. İncecik bir nefesle kapıyı yavaşça aralamak istedi fakat durdu.
“O… o olamaz,” dedi kendi kendine, sesindeki inançsızlıktan ibaret cılızlık dahi kalmamıştı. Sorular kuşatıyordu zihnini, ama tek gerçek vardı: O gölge, dostu Deniz’di.
Uzun zamandır yolları ayrılan Deniz, sağlığını, yaşamını hále sürükleyen karanlık sırlarla dolu bir hazineydi artık. Ama onu düşman olarak görmek... içini kemiren bir bıçak yarasıydı.
Kağan, gözlerini kısıp odanın derinliklerine daldı. Orada, eski ahşap ve taş kokusunun arasında, Deniz’in silüeti belirdi. Derin bir nefes aldı, daha fazlasının gereksiz olduğunu düşündü.
"Deniz," dedi alçak sesle.
Deniz’in gözleri, eski samimiyetin kıyısında bir şimşek gibi çaktı. Her kelimesinde saklı bir muziplik, bir hesap vardı.
"Kağan, doğrudan konuya girelim. Bu gece ne gizliyorsan, ben hallederim." Tonu alaycı, ama cezp ediciydi, sanki yepyeni bir oyun başlatıyordu.
Kağan, kafasını çevirdi, elleri cebinde sıkıştı. "Hain olduğunu nasıl bilebilirim? Bir ipucum bile yok."
Deniz kısa bir kahkaha attı. "İpucu? Kaç yıldır beraber savaşmadık mı? İyi dostluk, kör güven değildir. Hatırla, gerçek dostlar her şeyden önce kendilerine karşı dürüst olanlardır."
Kağan’ın kalbi esnetildi, ama sonunda sıkıştırıldı. “Peki ya senin niyetin?”
Deniz’in sözü buz gibi düştü: “Niçin düşünüyorsun, seni yönlendirmek ve seni kurtarmak değil mi?”
Ama Kağan yutkunamadı. İçindeki fırtına şimdi özgürlüğü için değil, ihanetten doğan çarmıh acısı için kopuyordu. İnanmak istiyordu ama zaten zuhur eden şüphe kahrolasıydı.
---
Böylece, Şafak yükselirken Lambalar azaldı. Deniz, kapının eşiğinde durdu, Kağan ise kendisiyle savaşır hale gelmişti.
Planlarını gözden geçirmek istedi. Her şeyin önünde gelecek bir sıçrama vardı, ancak Deniz’in adımları onu öfkeyle karışık bir ürpertiye itti.
Deniz sessizce fısıldadı: “Bu dünyada herkesin iki yüzü vardır, Kağan. Önce gerçeklerini gör, sonra harekete geç."
Ve tam o anda, Kağan’nın cebinde gizlice tuttuğu küçük mistik parşömen titredi. Deniz’in gölgesi kapının arkasında, adeta bir vakum gibi, sessizce Kağan’ın planına müdahale etti.
Kağan, o an bir şeylerin yerinden oynadığını hissetti. Kalbinin ritmi çözüldü, ve bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı.
---
Kapı yeniden, neredeyse hissedilmeden açılıp kapandı. Deniz, karanlığa karışırken ardında kalan soru, ölümsüzlerin gölgesinde yankılanıyordu:
Dost mu, yoksa en büyük düşman mı?
Ve Kağan, sadece bu cevap uğruna savaşacağını biliyordu.
---
Birden dışarıdan ani bir tokat sesi duyuldu. Gözlerini hafifçe açtığında, parşömen yavaşça devrilmişti. Kağan’nın yüreğinde bir boşluk büyüyordu.
Ya kaybettiyse? Ya oyun başlamadan sona erdiyse?
---
(Devam edecek…)