Chapter 1
Sabahın ilk ışıkları, dağların keskin siluetini puslu bir perde arkasına gizlerken Kağan Yıldırım, sisin içinde ağır adımlarla yolda ilerliyordu. Her nefes alışında ciğerlerini buz gibi keskin hava dolduruyor, çam ağaçlarının nemli kokusu sinir uçlarını uyarıyordu.
Ama içindeki ağırlık, soğuk havadan daha keskin, daha derindi.
Kağan’ın bileklerinden başlayarak bileğini kavrayan esaret gibi bir yorgunluk yayıldı. Parmaklarının ucunda hissettiği elektrikten çok daha farklı, bir kör ağrı. Göğsünün içinde, sanki bir taş parçası kırılıyor gibiydi. Öyle ağır bir acı ki, her adımında rüzgarın uğultusu değil, bedeninin kendi fısıltıları işitiliyordu.
Daha birkaç gün önce, dövüş meydanlarında genç savaşçılarla kapışıyor, bedeninde ateşle yarışan enerjiyi hissediyordu. Şimdi ise adımlarını atmak, elini kaldırmak sabır gerektiriyordu.
Üzerindeki siyah kaftan, hafifçe yırtık omuzlarından sarkarken, solgun yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Ağız kenarında beliren kasvetli çizgiler, onun en beklenmedik düşmanının—kendi vücudunun—ilk işaretleriydi.
"Biraz daha," dedi kendi kendine, nefesi buğulanmış dudaklarından zar zor yükseldi. Karanlık ormanın kıyısına geldiğinde durdu.
Etraf sessizdi. Kuş cıvıltıları bile eksikti. Sık çalılıkların arasından esen soğuk rüzgar, ağacın kabuğuna sürtünüyor; yaprakların titreyişini hissediyordu Kağan.
Dizlerinin üstüne çöktü. Avuçlarını yere bastığında, gözleri kararmaya başladı.
“Hayır... bu olmamalı,” mırıldandı, ardında yatan lanetin üzerindeki soğuk şeridini hissedercesine. Ailesinin adını lekeleyen, kuşaktan kuşağa geçen karanlık kökler yeniden yüzeye çıkıyordu.
Tam o anda, çalıların arasından bir gölge hızla süzüldü. Kağan, irkildi. Yavaşça kafasını kaldırdığında karanlık, sis gibi bir varlığın bedeninin sınırlarını aşarak onun etrafında dolandığını gördü. Füze gümüşü gözlerinde, sonsuz bir boşluğun derinliği vardı.
“Kim var?” dedi Kağan, kelimeleri yutkunsa da sesinde kararlılık vardı.
“Kağan Yıldırım…” ses, nefesini kesen soğuk bir rüzgar gibi kulaklarında çınladı. “Lanetin seni yutmaya başladı bile.”
Vücudu donup kalmış gibi bir an için hareket etmedi. Gölgenin içinden çıkan ses, kederle harmanlanmış bir çekim gücüyle içini titretmişti.
“Bu güç... Kimseye gösterme,” fısıldadı, ince ama derin, nasıl var olduğunu kestiremediği bir tınıyla.
Kağan, gözlerini kısarak karanlığa meydan okudu. “Neden bana geliyor bu lanet? Ne saklıyorsun benden?”
Gölge kıvrılarak yüzüne yaklaştı, dudaklar belirdi ama asla tam formunu almadı. “Sen, ölümsüzlüğün sırrını çözmek için seçildin. Kaderin, lanetle işlenmiş. Varys Karanlık, seni durdurmak için her şeyi yapacak. Ama gerçek savaş şimdi başlıyor.”
Kalbi çarptı, göğsü sanki bir taş ağırlığı taşıyormuş gibi baskıyla doldu. Sanki hem bir uyarı hem de çağrıydı o fısıltı.
Kağan, titreyen elleriyle ağzını kapadı. Lanetini hissettiği o ağır sancı, yavaşça şiddetleniyordu. Diğer yandan içindeki ateş, sönmedi; aksine, karanlığın kıyısında parlayan bir kıvılcım gibi yanıyordu.
“Sonuna kadar gideceğim,” dedi, kendi kendine, boğuk ama kesin bir sesle. “Ailem için, onurum için... Ölümsüzlük benim olacak.”
Tam o anda, uzaktan gelen bir baykuşun hırıltısı, ormanın derinliklerinden yankılandı. Kağan başını çevirdi. Gözlerinin içine giren gece, koca bir bilinmezliğin kapısını aralıyordu.
Ve gölgeden yükselen o gizemli ses, ağır ağır kulaklarında son bir defa fısıldadı:
“Hazırlan. Ruhların yükselişi başlıyor.”
*
O anda kapı aniden çalındı—sert, keskin, sarsıcı. Kağan’ın ruhundaki fırtına ile dışarıdaki dar koridordaki sessizlik, tam zıtlık içinde çarpıştı.
Ellerini silkeledi, kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Kapının arkasında kimin olduğunu bilmeden, derin bir karanlık içinde önce kendi korkusuyla yüzleşiyordu.
"Gelen kim?" diye mırıldandı, gözlerini kapatıp anlık bir sessizlik ararken.
Ama o kapı, sadece bir kapı değildi. Kağan’ın kaderini değiştirecek, ölümcül oyunun başlangıcında açılan paslandı.
---
Ölümsüzlerin gölgesinde, daha yeni başlıyordu.