Chapter 7
Sessizlik, Mehmet’in ruhuna bir ağırlık gibi çökmüştü; Ares’in sözleri, tam da nefesi kesilmişken, beynine saplanan keskin bir bıçak yarası gibiydi: “Sen olmadan kaybedeceğiz.” Bu üç kelime, ne kadar basitse o kadar da kıyamet gibi yıkıcıydı. O an durmuş gibi duran zaman, yeniden ağır ağır hareket etmeye başladığında, içindeki kaygı fırtınası dışarı fırladı.
Parmaklarının ucundaki titreme artıyordu. Gözleri, karanlık odaya alışırken, tüyler ürperten bir hışırtı duydu. Bu sadece odanın eski tahta döşemelerinin gıcırdaması değildi; sanki bir varlık, gölgelerle şakalaşıyor, onun bekleyişine işaret ediyordu.
Bir adım aldı, ardından bir sessiz nefes çekti.
“Kim var orada?” diye seslendi, sesi kendine bile tuhaf geliyordu; sert ve kırılgan, eksilen bir gücü içinde barındıran.
Karanlığın içinden bir siluet ortaya çıktı. Kıyafetleri koyu, yüzü ise neredeyse tamamen gölgelerde kayboluyordu. Ancak gözleri, hafifçe parıldayan iki zift mücevheri gibiydi.
“Yaklaştın, Mehmet Kaya,” dedi, sesi gizemli ve melodik bir hışırdanma gibi yayıldı. “Seni burada görmek, kaderimiz için beklenmedikti.”
Mehmet, odayı dikkatle taradı. Bu an, ona çocukken duyduğu eski masallardaki efsaneleri hatırlatıyordu. Kendi hayatını kurtaracak, ya da çöle düşen bir kurdu yakalayacak, kutsal bir yoldaş... Ama burada ve şimdi, bu gerçekten gerçekti.
“Sen... kimsin?” sorusu düştü dudaklarından, fakat kelimeler karanlıkta asılı kaldı.
“Biz, adını bile duymadığın birliğin yansımalarıyız,” dedi adam. Omzundaki metal işlemeler, tavandan süzülen ay ışığının altında hafifçe parıl parıl parlıyordu. “Biz, Ejderya Krallığı’nın suçlanan ama gerçek savaşçılarıyız. Senin gibi, kıyametin içinde parlayan az sayıda ruhdan biriyiz.”
Bu sözler, Mehmet’in kalbinde küçük ama çok güçlü bir kıvılcıma yol açtı. İçinde bir şeyler kıpırdandı. Ares’in sözlerinden sonra, yalnız olmadığını anlamak istemişti. Kaderin çarklarının içinde, küçük ve kırılgan da olsa, bir yerinin olduğunu.
“Bana yardım mı etmek istiyorsunuz?” diye sordu dikkatle, kavgası kadar aklındaki şüpheyi de ruhuna çiziyordu.
Adam hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme içinde eğreti ve gizli bir burun kıvırması vardı. “Bizden biri olmak istiyorsan, bilmelisin: Burada her şey göründüğü gibi değil.”
Mehmet, gözlerini kırpmadan adamın yüzüne baktı. Karanlıkta bile, orada bir ağırlık, ağır bir sır olduğunu anlayabiliyordu.
“Ne demek istiyorsun?” kelimeler dudaklarından zar zor çıktı, çünkü yüreğindeki önsezi daha derindi.
Adam aniden doğruldu. Eğer o an bir kıyamet kopacaksa, bu kesinlikle onun başlamasıydı. “Gerçek düşmanlar, gözünden uzak değil. Kendi içinde saklanıyorlar... Sen onları gördüğünde, artık geri dönüş olmayacak.”
Tam o sırada, dış kapıdan keskin bir tıkırtı duyuldu. Mehmet ve adam birbiriyle kilitlenmiş bakışlarla kapıya doğru yöneldi.
İçeride, karanlıkta patlayan sessizlik, birdenbire gölgenin içinde bir sırrın küllerinden doğduğunu haykırıyordu.
Mehmet’in kalbine bir buz iğnesi saplandı.
### Devam edecek...