Chapter 6
*
“Ares…”
O kelime, odanın duvarlarında yankılanıp, ardından ağır bir sessizliğe maruz kaldı. Mehmet’in ciğerlerinde ani bir buz kesintisi yaşandı; gözlerini dört açmasına rağmen, kalbinin ritmi ansızın hızlandı, şiddetli bir göğüs daralması gibi göğsünü sıktı. Nefes almakta zorluk çekiyordu. Parmak ucu kasılarak titredi, ellerinin terlemesiyle donuk ve soğuk bir hal aldı. Zaman, etrafındaki kara mahzende donarcasına ağırlaştı.
Karşısındaki siluet, odanın gölgelerini yuttu. Sadece iki çift göz vardı; kıymetli bir asa kadar keskin, ayan beyan meydan okuyan. Ares Vargan... Ölümün ta kendisi gibi soğuk.
Mehmet adeta önce kendinden kaçmak istedi. O an geçmişin ağırlığı omuzlarına çökmüştü; yitirdiği her anı, kanla çizdiği hataların haykıran yankısı. Ama gözlerini kaçıracak cesareti yoktu. Bir kere gözlerine baktı mı, o karanlık efendi, karanlığın bizzat ta kendisi, içine doğru çekiyordu. Rüzgar bile durgun, hava sıkışmıştı o odada. Zaten karanlık olan Yeraltı Kaleleri’nin taş duvarları sanki daha da soğumuştu.
Ares, kapının arkasındaki karanlıkta duruyor, karşısındaki adama güven açısından değil, tehdit olarak bakıyordu. Ellerini cebinden çıkarırken lambanın zayıf ışığı, keskin çene hattına ve gözlerindeki donuk ateşe vurdu.
— “Uzun zaman sonra, Mehmet...” diye fısıldadı Ares, sesi esrarengiz ve buz gibi. “Yine birbirimizin yoluna çıktık.”
Mehmet’in dudakları aralandı ama kelimeler düşmekte zorlanıyordu boğazında.
— “Sen... neden buradasın?” dedi sonunda, sesi kısık ve yumuşak, neredeyse tanıdıklarla dolu geçmişin hayaleti kadar kırılgan.
Ares hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme hiçbir samimiyet taşımazdı; daha çok bir yılanın sinsice bacağını sarması gibi. — “Beni aradın zaten, değil mi? Yine kaçmak için yerde değildin... işte buradayım.”
Mehmet, kahverengi gözleriyle içindeki savaşçı ateşi sezmeye çalışıyordu. Geçmişin yükü omuzlarında yankılanırken, şimdi buradaydı, karşısında; iki adam. Biri kaderini şekillendirmiş bir hayalet, diğeri yeni doğmuş bir savaşçı. Fakat aralarındaki gerilim, etraflarındaki havanın bile değişmesine sebep oluyordu.
— “Ne istiyorsun benden, Ares?” diye sordu Mehmet, sertçe. “Bu sefer oyunların sonunda ben kazanacağım.”
Ares, dev bir yılanın içine çekmesini bekliyormuşçasına yaklaştı, burun buruna. İkisi arasındaki mesafe artık sadece birkaç adım, adeta nefes alış verişleri birbirine karışıyordu.
— “Gücümü sana vermek istemiyorum, ama tek çıkış bu.” Dedi Ares, gözleri alev alev yanarcasına. “Bunu anlamıyorsun, değil mi? Sen olmadan... kaybedeceğiz.”
Mehmet bir an donup kaldı. Ares’in o soğuk ama titrek kelimesi, içinde dev bir fırtına kopardı. Kaybetmek? Peki, kim? Ne?
Zihninde soru işaretleri patladı; hangi savaş? Hangi krallık? Neden böyle bir yükün altına girmeleri gerekiyordu? Kalbine saplanan kılıç gibi acı veren bir sır arıyor, çaresiz cevaplar peşindeydi.
O andan sonra her şey değişecekti. Bu karşılaşma, kaderin keskin bıçağı gibi kesiyordu geçmişle bugünü.
Ares yeniden konuştu, sesi cılız ama deliciydi:
— “Sen olmadan... kaybedeceğiz.”
Mehmet, gözlerini kaçırmadan adeta kendi ruhundaki sıcaklığı çekip aldı. Kendi değerini bu sözlerin ardındaki anlamla test edecekti şimdi.
*
Bir an için odanın kapısı yeniden açıldı; soğuk sis gibi bir rüzgar esti içeriye, yaprakların hışırtısı duyuldu. İki adamın karşılıklı duruşu, dövüş değil, kaderle hesaplaşmadı sanki.
Mehmet’in alnındaki ter damlası yere düştü. Karanlık bir sır kapıyı araladı.
Ve Mehmet, Ares’in sesinin ardında yatan gerçekleri çözmeyi beklerken, sessizliği bir hışırdanma bozdu.
Kalbinin içinde yankılanan o soğuk kelimeler durdu:
“Sen olmadan kaybedeceğiz.”
*
Devam edecek...