Chapter 2
Mehmet, nefesini tutmuş, karanlık odanın duvarlarına yansıyan tek bir titrek mum ışığını izliyordu. O an, zamanın akışı bir anlığına yavaşlamış, sanki tüm dünya onun etrafında donmuştu. Zihin perdesinde, kırılgan bir cam kokusu gibi, eski anılar ufalanmaya başladı.
Uzaklardan, kırık bir rüyanın puslu sınırlarından fısıltılar yükseliyordu. Her kelime, bir yılanın sessiz sürtünürcesine beyninde kıvrılıyor, onu derinlere çekiyordu.
Bir ses, derin ve yankısız:
"Hatırlamalısın, Mehmet… Unutulmuş çağlar ve kırık sözler seni bekliyor."
Omuzlarında ağır bir yük gibi çöken bu ses, içinden kopan anı dalgalarını ayırıyor, karmaşık bir örüntüye dönüştürüyordu. Gözlerini kırpmadan, kalbinde öldüren bir sıcaklık, beyninde ise sarsıcı bir soğukluk birbirine karışıyordu.
*
Zihninin kıvrımlarında gizlenmiş gölgeler arasında bir görüntü belirdi aniden — metalin soğuk dokunuşu, kanın buruk kokusu, yanan bir kentin küllerinden yükselen dumanlar.
Kendini, alevlerin arkasında, çıplak ayaklarıyla yere saplanmış kılıcına sarılmış buldu. Dudaklarının arasından yalnızca bir kelime çıktı:
“Özür…”
Kulaklarında çınlayan çığlıklar, ruhunu yırtarcasına. Ayaklarının altındaki taşlar sanki çatlamış ve her parça geçmişin pişmanlığını fısıldıyordu.
— "Neden...?" — diye sordu kendi kendine, "Neden bu kadar uzaklarda, bu kadar karanlıkta unutuldum?"
O an, vücudu titredi; bedeninden akan ter, soğuk bir sel gibi tenine yayıldı. Gözleri arkasına, karanlığa doğru baktı, oradan sinsi bir şeyler fısıldandı: “Korkma, Mehmet. Kaderin seni bekliyor.”
*
Bedenindeki her sinir ucu alarmdaydı. Gerçek ile düş arasındaki ince çizgi, bir ip üstündeki cambaz gibi titriyordu. Hafızasının derinliklerinde sararmış bir sayfa vardı; üzerindeki yazılar silinmek üzereydi. Ama şimdi, kırılma noktasındaydı.
Ayakta durmaya çalıştı ama güçsüzlük bedenini bastırmıştı. Bir adım, iki adım attı. Sonra uzandı yere, kuru yaprakların ve tozun serildiği yerde, alçak bir nefesle.
— “Geçmiş, peşimi bırakmaz,” diye fısıldadı.
Birden, odanın kapısı, yumuşakça ancak kararlı bir hareketle aralandı.
İçeriye bir silüet süzüldü; eski zamanların tozu hala tenini kaplamış gibiydi. Gözleri ateşten parlaklıkla dolu, yüzü tanıdıktı ama uzak. Sesi, buzun içinde donup çözülen bir melodi gibi:
— “Mehmet Kaya... Artık saklanacak zamanın kalmadı.”
*
Mehmet doğruldu. Her nefes alışında geçmişin bir parçası daha silinip kayboluyordu. Dizlerinin üzerinde dururken, gözleri odanın karanlığını yarıp gelen bu sesin sahibine kilitlendi.
— “Sen...”
O bir yabancı değildi. Ki bu, düşündüğünden çok daha tehlikeliydi.
Gözlerindeki sinsi kıvılcımlar arasından, en derin sırları kustu sessizliği:
— “Bir zamanlar bu krallığı yıkan hatanın ağırlığını tek başına taşıyan adam... Şimdi seçim anı yaklaştı.”
Mehmet’in yüreği, buzla ağır taşlar arasında sıkıştı. Hafızası, kırık bir aynaya bakar gibi paramparçaydı. Her parça, geçmişin gölgeleriyle dolu; her gölge, ölümle beslenmişti.
— “Kader, sana son bir şans tanıyor,” dedi adam. “Savaşa hazır ol.”
*
Kalbi kontrolsüzce çarpıyordu, Ciğerlerine dolan hava birden buz kesmişti. Parmaklarının ucundaki titreme, doğrudan ruhunun en çetin köşesinden yükseliyordu.
Bir fısıltı duyuldu, adeta ağaçların metalik yaprakları arasında süzülen bir rüzgar kadar hafif:
— “Kaderin seni bekliyor…”
Ve o anda, sanki zaman durdu — beklenmedik bir sessizliğin içinde Mehmet, tüm geçmişinin ve geleceğinin keskin bir eşiği altında duruyordu.
Gözleri karanlıkta parıldadı.
Yükselen fırtına gibiydi; içine doğan kılıcın gücü.
Seçenekler, ya ölüm ya da yeniden doğuş.
Başını kaldırdı, kıyamet öncesi o ilk an, kalbinden yükselen güçlü bir fısıltı gibi adını tekrar etti:
— “Mehmet Kaya... Kaderin seni çağırıyor.”
Kapı sertçe kapandı. Karanlık sessizlik çöktü.
Ve onunla birlikte, kaderin labirentleri de…
*
Bölüm 2 sonu