Chapter 15
Mehmet’in ciğerlerine dolan gece soğuğu, vücudundaki adrenalinle keskin bir zıtlık oluşturuyordu. Karanlığın içinden yükselen o uyarı; “Döngüyü kırmazsan kaderin seni sonsuz acıya mahkum edecek” — hâlâ kulağında çınlıyordu. Gözlerini karanlıkta parıldayan o yalancı huzmeden çekip derinlere, geçmiş hayatının kırık dökük parçalarına sürükleniyordu.
Bir an için etrafındaki sessizlik; düşen bir yaprak, bilinmeyen bir hayvanın uzak uluması dışında tamamen yok olmuş gibiydi. Nefes alışverişleri, kuru toprakta aniden hızlanıp yavaşlıyor, işler içinden çıkılmaz bir labirente dönüşüyordu. Ellerinde hissettiği titreşimle, vücudunun dibine kadar işleyen bir uyarı vardı. O an anladı: sadece o değil, geçmişiyle de bu dünyanın kaderiyle de zincirliydi. Karanlığın içinde ona fısıldayan o ses, bilinmeyen ama yakıcı bir gerçekliğin habercisiydi.
İçinde yükselen titrek bir sıcaklık, bedeni dürtüyordu. Bir zamanlar ailesini, sevdiklerini kaybettiği o trajedi, tekrar aynen yaşanacak mıydı? Yoksa bu kez farklı mı olacaktı? Ardında bıraktığı pişmanlıklar, yüreğinde sızlayan kanatlarıyla şimdi reenkarnasyon yoluyla kazandığı eski bilgilerle yola devam etmek zorundaydı. O, sadece bir savaşçı değil, geçmişiyle gelecek arasındaki keskin çizgiyi çizen kişi olacaktı.
Rüzgarla birlikte yapraklar dans etmeye başladı. Mehmet, savrulan bir yaprak gibi etrafındaki gölgelerin arasında karanlık bir sessizliğe gömüldü. Her adımıyla geçmişine daha da yaklaşıyor, eski hayatlarının izlerini bedeninde hissediyordu. Her anı, her yara, her kayıp hafızasında birer yük değil, şimdi birer kılavuzdu. Fakat zamanla aradaki çizgi bulanıklaşıyordu. Onun kaderi sadece kendi tercihlerine değil, geçmiş yaşamlarında yapmadığı seçimlere de bağlıydı.
Birden, gözlerinin içine işleyen hafif bir ışık parıltısı gördü. Ateş yakmış gibiydi, ama çok sönük, çok uzaktı. Gecenin karanlığında, uzaklarda bir yerde dayanılmaz bir güç uyanıyordu. Ares Vargan’ın gölgesi, gitgide daha da büyüyordu. Mehmet’in karnına bir ağırlık çöktü; bu sadece bedensel bir ağırlık değildi, geleceğin yüklendiği bir yüktü.
“Mehmet…” diye mırıldandı kendi kendine, nefesini tutmuş. Kendisini zorlayan şu saf gerçeklik karşısında dizlerini hafifçe büktü. Kendi içindeki fısıltı, geçmiş hayatında defalarca duyduğu bir cümlenin tekrarıydı: “Döngüyü kırmazsan…”
Kalbinin hızla atan ritmi, beynine sızan fısıltıyla birleşirken, gözlerinin önünde kendi hayatının görüntüleri hızlıca geçmeye başladı. Bir çocuğun kandı, arkadaki savaş alanında uçuşan kılıç sesleri, kaybedilen bir ev, yanan bir köy… Her biri bir hatanın yankısı, her biri daha önce yaşadığı kaderin kırılmamış parçasıydı.
Annesinin sesi hafifçe yükseldi sonra; o eski hayattan gelen sevgi dolu ama çaresiz bir ses. “Mehmet, kaderden kaçamazsın, ama onu şekillendirebilirsin.” Kendi kendine sorular soruyordu. “Peki ya eğer o kılıcı doğru tekrar kaldırmazsam? Eğer kendi ellerimle geçmişimi yok edersem, bu dünya ne olacak?”
Ayaklarının altında çıtırtılar duyuldu. Arkasına döndüğünde, ormanın derinliklerinden gelen şekilsiz bir silüetin hareket ettiğini gördü. Soğuk, ölümle ayrılmaz bir dost gibi ardından sessizce takip ediyordu. Mehmet’in burnuna hafifçe acı bir koku çarptı; tılsımlı bir nektar ya da mezar topraklarının karışımı gibiydi.
“Geri dönemezsin artık,” dedi ses, rüzgarın ardındaki güçten daha kesin, daha kararlı. “Zaman bozuk, hataların bir zincir. Kendi geçmişini es geçerken, burasını da es geçemezsin. Kader, seni sonsuz acıya mahkum edecek eğer…”
Mehmet’in elleri bir anlığına sertçe yumruklandı. Karanlık içinde çözülemeyen bir bilmece gibi oturuyordu. Tam o anda, kalbinde bir yerde yeni bir odak, yeni bir umut kıvılcımı doğdu. “İnatçı olacağım,” diye fısıldadı kendi kendine. “Geçmişle yüzleşmezsem, geleceğim olmaz. Döngü sonsuzsa da bunu kırabilecek tek kişi benim.”
Vücudu tekrar harekete geçti; ayakları kendiliğinden hareket edercesine eski yıpranmış toprakta izler bırakarak ilerliyordu. Her adımı, geçmiştekinden farklı bir yön çiziyordu. Ama ardında hala bir gölge vardı; hep vardı, hep olacak gibiydi.
Tam o an, ağaçların arasında, aniden çevresi ışıkla doldu. Soğuk bir esintiyle birlikte yerde beliren kadim yazılar, Mehmet’in gözlerini kısıcı beyaz bir alev gibi yaktı. Gözlerini kısarak eğildi; parmağıyla yazıyı takip etti.
“Döngüyü kıracaksan, önce kendini kabul edeceksin. Eğer reddedersen, zincir seni geri sürükler.”
Sanki kendi zihninden başka bir ses fısıldıyordu: “Korkma… Önemli olan hataları görmek değil, onları aşabilmektir.”
Kalbinin derinliklerinde bir yerlerde çakan bu sözler, geceyi yırtarcasına yankılandı. Mehmet, hayatının en zorlu savaşına doğru ilk adımını atıyordu; kendi içinde ve kaderin pençesinde.
Tam bu sırada, ormanın en karanlık köşesinden şiddetli bir rüzgar esti. Yarattığı gölge biraz daha genişledi, alevlerle ışıldayan o gözler, Mehmet’e dikildi. Bir anlığına dünya, nefesini tutmuş gibiydi.
Ve sonra… Bir fısıltı, o geceyi böldü;
“Döngüyü kırmazsan kaderin seni sonsuz acıya mahkum edecek.”
Mehmet, karanlığın içinde titreyen nefesiyle, kendini bekleyen o sonun hemen eşiğinde durdu. Gözleri, hem geçmişe hem geleceğe bir anda açıldı.
Ve burada… Öykü kesildi. Karanlık, sessizlik ve belirsizlikle doldu.
* Devam edecek...