Chapter 12
Kapı, öfkeyle aralanan bir yara gibi çarptı; odanın içindeki sessizlik paramparça oldu. Mehmet, kalbi göğsünde dolup taşarken, derin bir nefes çekti. Elleri hafifçe titriyordu, hafifçe terle kaplı avuçlarını dizlerine bastırarak sarsılmaya çalıştı.
Muhafızların sert ayak sesleri odanın çevresinde yankılanıyordu, duvarlardan sekilip zihin boşluğuna gömülüyordu. Ateşin hafifçe çıtırdayan sesi bir yandan rahatlatıyor, bir yandan da içindeki huzursuzluğu kaşıyordu. O an, Mehmet’in tüm benliği, kaçınılmaz bir fırtınanın tam kıyısındaydı.
Bir yandan, içinden yeniden alevlenen eski hatalarla yüzleşme korkusu, bir yandan da yanında olanların güvenini sarsmama hissi adeta bir zincir gibi sarıyordu onu. Nefesi kısa ve sığ; gözleri karanlığa alışmaya başlamıştı.
“İhanetin ortasında kaldım,” diye düşünüyordu sessizce. “Ama şimdi geriye dönüş yok.”
Mehmet, odaya yayılan loş ışıkta kendi yansımasına baktı sanki. Kirli ve yorgun suratında, geçmişin pası hala duruyordu. Ama daha derindeydi bu sefer, kalp atışlarının ucundaki kararlılık.
Yavaşça ayağa kalktı. Odanın penceresinden süzülen soğuk rüzgâr, ince kumaş üzerindeki terini silkti adeta. Karanlık, savaşçı yüreğine çözülmesi gereken yeni düğümler bırakıyordu.
Kendi kendine, “Burası... burası artık sadece bir kale değil,” diye mırıldandı, “Bir canavarın ağzı.”
---
Sarayın duvarları, görünmez ipliklerle örülü bir ağ gibiydi. Her taş, her koridor, her gölge eski sırları fısıldıyordu. Mehmet, adımlarını dikkatle seçip gizemli koridorlardan geçerken içindeki huzursuzluk iyice büyüdü.
Koridorun sonunda, koyu renkli zırhlarla kaplı iki muhafız dikildi. Aralarından başındaki tüylerle süslü miğferi tanıdı: Kral’ın kişisel muhafızı Orhan.
Gözleri keskin, kalın bıyıklarıyla soğuk bir ifade taşıyordu. Yaklaşırken Mehmet, kalp atışlarının yankısını duyabiliyordu. Orhan ağır adımlarla yanına geldi, alçak bir sesle:
“Mehmet Kaya... Kralın huzuruna kabul ediliyorsun. Geçmişinle yüzleşmeye hazır mısın?”
Mehmet, yüzündeki kas-sert ifadesini koruyarak başını salladı. İçinde, yıllardır biriktirdiği öfke, korku ve umut katmanları birbirine karışıyordu.
---
Kral’ın taht odasına girdiğinde, içerideki havanın yoğunluğu boğucu bir sis gibiydi. Kral Zelran, iri ve geniş omuzlarıyla, altın işlemeli zırhı içinde yüksek bir tahtın üzerinde oturuyordu.
Yüzünde derin çizgiler, yaşını ve yaşanmışlığı haykırıyordu. Gözleri, kalabalığın arasındaki bir tehdidi arar gibi keskinti.
Mehmet’i görünce kaşlarını çattı, ardından sert bir sesle konuştu:
“Biliyorum, kaderin seninle oyun oynadı. Ama unutma; burası Ejderya Krallığı. Burada güç yerine geçer, zayıflık yerini alır.”
Mehmet’in yutkunuşu, damarlarda akan kanın hızını bile değiştirdi. O an, anladı ki burası sadece bir taht odası değil; krallığın ve geleceğin karar noktasıydı.
---
Ancak bütün bunlardan önce, bir fısıltının yankısını duydu.
“Mehmet Kaya... çok daha derinlere bakmalısın,” dedi Orhan, kalabalığın içinden çekilerek yanaştığında.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Mehmet, soğuk terler alnına yayılarak.
Orhan gözlerini kararttı, sanki yaşadığı karanlıkla nasıl başa çıkacağını biliyor gibiydi:
“Bu saray... sadece duvarlar ve hayallerden ibaret değil. Bu topraklarda sessizce akan bir nehir var. Kirli, zehirli. Güç uğruna kan dökülen, ihanetlerin beslendiği büyük bir labirent.”
Mehmet, nabzının hızlandığını hissediyordu. Gözlerinin önünde, şeffaf bir sis perdesi kalkıyordu sanki. Her köşe, her isim yeni soru işaretleri topluyordu zihninde.
---
O gece, Mehmet’in uykusu kaçtı. Taht odasındaki sözlerin gölgesi üzerindeydi. Sarayın güney kanadındaki gizli geçitlere doğru bastıran sis, iflah olmaz bir yıldıza benziyordu; çevresini saran en derin karanlıkta bile parlayacak kadar cesur.
Bir an, dışarıdan yaklaşan ayak sesleri duyuldu.
Hızla kapıya yöneldi. Dışarıdaki karanlık, düşman mı dost mu bilmiyordu. Yine de adımlarını hızlandırdı.
Ay ışığı, taş duvarların üzerinde soğuk ve keskin bir çizgi gibi uzanıyordu.
Köşeyi döndüğünde, birkaç kişilik bir grup karşısına dikildi. Kapağı kapalı bir sandık, mağrur bir şekilde ellerindeydi; üzerindeki semboller tanıdıktı.
“Senin için gönderildi...” dedi alçak bir ses, Mehmet’in omzuna ağır bir el basarak.
Mehmet, tepki vermek için hazırlandı ama söylenmiş kelimeler zihnini alt üst etti.
“Bu... bu sadece bir başlangıç.”
---
O an, içindeki tüm ipler koptu. Karanlıktaki ışık kırıldı. Mehmet, büyük bir komplonun tam merkezinde olduğunu fark etti.
Sarayın soğuk taş duvarları arasında, tarih yazılacak; ama bu sefer kalemin ucunda kan vardı.
Ve Mehmet’in kaderi, yeniden şekilleniyordu.
*
Devam edecek...