Chapter 8
Kağan’ın o buz gibi sesi Ada’nın kulaklarında çınlarken, göğsüne doğru gürleyen bir volkan gibi ateş yükseliyordu. Kalbi damarlarında çılgınca çarpıyor, soğuk bir sis gibi beynini sarmıştı. “Babandan öğrendiklerim…” Kağan’ın kelimeleri, sanki varoluşunun tam merkezinde izdüşümlü bir yara açmıştı.
Ada, gözlerini kırpmadan karşısındakine baktı. Yüzünde bir patlama öncesi sakinlik vardı ama avuç içlerindeki ter, sanki ona hiç de sakin olmadığını haykırıyordu. Bedeninde şimdiye kadar hemen farkına varmadığı bir enerji titriyor, derisinin altında siber bir elektrik yükseliyordu.
“Seninle o pastanın etrafında dolanacak zamanım yok, Kağan,” dedi gür sesi, bir panterin sessiz ve tehlikeli hırlaması gibi keskin. “İşte buradayım çünkü senin kirli oyunlarını çözmek için.”
Kağan, hafifçe yana eğildi. “Düşünüyorsun değil mi? Benim oyunlarımda ne var? Nalbur oyunu gibi mi? Oyun hamuru elimde, şekillendiriyorum gerçekliği. Pek yakında sen de şekilli plastik bir kukla olacaksın. İstersen seninle biraz oynayabilirim.”
Bir an, Ada’nın içinde bir buzul çatladı. Her bir hücresi kıymetliydi; onun içinde uyanan güç, Şirket’in sinsice planladığı o manipülasyonun önünde bir duvar olmuştu. Onu ele geçirmek istiyorlardı, bedeni ve iradesi birer laboratuvar deneyi olacaktı. Ama o buna izin veremezdi.
O an, bir çarpma sesi, kalın havada yankılandı—kapı çeliktenmişçesine aralandı ve birkaç gölgeli figür içeriye girdi.
“Kalkıyor muyuz Ada?” Tonları karanlık ve emir vermekle doluydu.
Ada’nın beyninde alarm zilleri çaldı. Tanrım, izleniyordu. Kağan’ın soğuk küçümsemesi yüzünde büyüyordu. Bu, sadece sözlerle değil; kaderin kendisi üzerinde bir kavga başladı.
“Artık oyun zamanı bitti,” dedi Ada, avuç içlerindeki teri sıvazlarken. “Beni yakalayabileceğinizi mi sanıyorsun?”
Kağan, ufak bir gülümseme kaynaştırıp geri çekildi. “Zamanın daraldı genç mühendis. Bu şehirde herkes bir şekilde takip edilir.”
O esnada, Ada’nın içindeki yapay sinir ağı, aniden ayaklandı. Motorik kontrolü aldığı sibernetik implantlardan gelen uyarılarla göğsünde kıvılcımlar dağıldı. Kağan onu tamamen kontrol etmeye çalışıyordu ama o direnişin ateşini söndüremedi.
Kapının arkasındaki figürlerden biri bir an için tereddüt etti, gözleri Ada’nın içine doğru parıl parıl baktı. Ancak emri dinleyip onu zorla kaldırmaya çalıştılar.
Ada, derin bir nefes çekip, kaslarını kitler gibi yaptı. Implantlardan yayılan güç, bu kez kontrolünün dışındaydı; istemsiz bir patlama gibi kolunu kaldırıp önündekine güçlü bir yumruk gönderdi. Metal zırhı patlayarak çatladı, adam geriye savruldu.
“Bu… Bu mümkün değil!” diye bağırdı biri.
Kapının dışından gelen sabit bir ışık huzmesi, Ada’nın hareketlerini saniye saniye tarıyordu. İzleme kameraları odanın her köşesinde sinsice ona kilitlenmişti.
Kağan, soğuk bir zafer ifadeyle içeri geri döndü. “Bu şehirde, nerede olursan ol, her hareketin izleniyor. Şimdi sen benimle geliyorsun. Direnme,” dedi, bir komuta memuru edasıyla.
Ada, nefeslerinin dengesini sağlamaya çalışırken birden odanın köşesinde, karmaşık bir hologram haritası belirdi. Şirketin tüm katmanları, etkinlikleri bir anda önlerine serilmişti. Şehirdeki tüm güçleri ve şebeke bağlantıları gözüküyordu.
Ve bir yerden, içinde bulunduğu oda, tam olarak kilitli alanlardan biri olarak işaretlenmişti.
O andaki gerçek şu: Ada’nın hapsi ferdî değil, şehirli bir tuzağın ta kendisiydi.
Dışarısı, neon ışıklar altında sakin görünse de, altında bu kadar sinsice ağ örülüyordu.
Ayağa kalktı, bedeninden hafif bir titreşim yayıldı. İmplantların nelere muktedir olduğunu biliyor ama henüz tam gücü nasıl kontrol edeceğini çözebilmiş değil.
“Kağan,” dedi, derin ve soğuk. “Bu oyun bitmedi. Şimdi başlıyor.”
Birden, kapı arkasındaki ağızlar arasından elinde küçük, sivri bir cihaz belirdi. Hızla atıldı Ada’ya doğru.
Düşme refleksiyle arkaya kaydı. Cihaz, yerde patladı, küçük mavi kıvılcımlar yükseldi; elektronik sinyalleri bozup kısa süreliğine odadaki kameraların görmesini engelledi.
“Ne yaptın?” diye bağırdı Kağan.
Ada, kısa bir an için özgürlük nefesi aldı. Ancak kalbi hala fırtına içinde, çünkü arkasında birden duyduğu sesler vardı; başka adımlar yaklaşıyordu—çok daha fazla kişi, çok daha karanlık niyetlerle.
“Sonun başladığını mı sanıyorsun?” diye fısıldadı, bir hayalet gibi kendi kendine.
Bir an, odanın dışındaki karanlıkta duvar boyunca yanan neon ışıklar Ada’nın yüzüne yansıdı, gözleri yıldızları delercesine parladı.
Ve o anda kapı arkasında karanlıktan bir gölge hızla göründü. Ada’nın hareketleri izleniyordu.
Tuzak kurulmuştu.
Ve oyun, şimdi gerçekler ışığında, yeniden başlıyordu.