Chapter 7
Kapının cılız darbesi, bütün vücudunda yankılanan bir çınlama gibi çöktü. Ada, kalbinin ritmiyle senkronize olmuş küçük bir titremeyle irkilirken, gözleri kapıya odaklandı. Ayakları donmuş gibiydi; yapılacak tek şey, kapıyı açmamak mıydı? Yoksa içeriye kim olursa olsun girmesine izin vermek mi?
Bir an için nefesi kesildi: bu kapının ardında ne olduğunu biliyor muydu? Ya da bilmeli miydi?
Cevap vermeyi reddeden sessizlik, odanın soğuk neon ışıklarıyla hapsolmuş havayı daha da donuklaştırdı. Parmaklarının ucundaki deri, garip bir elektrikle diken diken olmuştu; sibernetik ağlarının içinde daha önce hiç hissetmediği kadar yoğundu bu titreme. Ardışık birkaç uzlaştırılamayan düşünce kafasında kargaşa yaratıyordu.
Sonra kapı, yavaşça aralandı. İncecik bir gölge süzüldü içeriye; bedeni zarif ama yüzü, neon ışıklarının alaycı mavisinde bile sertti. “Ali,” dedi adam. Sesi, aksanı hiç değişmemiş, keskin ve tanıdıktı. “Zamanın geldi.”
Ada’nın gözleri büyüdü.
“Ne... sen misin?” Kelimeler, aniden boğazına düğümlendi. O an, odadaki tüm hava yoğunlaşıp ağırlaştı.
Ali, babasıydı. Çoktan ölmüş olduğunu düşündüğü adam, şimdi karşısındaydı—gerçekten de... aynı mıydı? Yoksa bir yansıma, işaretlenmiş bir bellek, sibernetik parçalardan oluşan bir gölge mi?
“Beni aramanı bekledim,” dedi, adeta bir hayalet gibi. “Ardımda bıraktığım sırlara hazır olmalısın. Çünkü Kağan Eren ile aramızda düşündüğünden daha fazlası var.”
Ada’nın menteşeleri titredi; hafızasının derinliklerinde, babasının eski kovuğunda gizlenmiş dosyalar, kriptolar, ve yarıdelilerin donuk gözleri canlandı. Babasıyla ilgili ne kadar az biliyordu!
Kalbinin altındaki siber kalp, keskin elektrik titreşimleriyle çarpmaya başladı. Bir anda sanki teninin altı alev aldı; soğuk ve sıcak karışımı, insaniyi teknolojiyle biçimlendiren o esrarengiz güç yine uyanmaya hazırdı.
“Bana anlat, Ali.” dedi Ada. “Bana gerçeği söyleme zamanı geldi.”
Ali, gözlerini kaçırmadan, sessiz bir kararlılıkla dikkatle adımlarını attı. Gözlerindeki neon karanlıkta küçük ışık halkaları parlıyordu; bu, insanlığını hala saklamaya çalışan bir makinenin gözleri gibiydi.
“Sana bıraktığım bu veri küpü, babanla Kağan arasında keskin bir çizgiyi ortaya çıkaracak.” Eliyle küçük, metalik bir küp çıkardı. “Bu, geçmişinin kapısını açacak anahtar. Ama dikkatli olmalısın. Çünkü her anahtar, bir kapıyı açtığı kadar başka bir kapıyı da kapatır.”
Ada’nın parmaklarının arasında küp, ağırlığını ve soğukluğunu hissettirdi. Hafifçe titredi; kokusu, yaşanmışlık ve tozun birleştiği bir nostaljiyle doluydu. Çözülmesi gereken bir şifreydi, gömülü acılar ve gizlenen sırlarla birlikte.
“Bunu bulmam, kontrol etmem lazım. Babam neler yapıyordu? Kağan onunla nasıl bağ kurdu?” diye sordu Ada, sesi haykırmaya dönüyordu.
Ali başını eğdi. “Baban sadece bir mühendis değildi, o aynı zamanda senin gibi bir isyancıyı doğuran... bir devrimciydi. Ve Kağan, onun mirasını çalarak dünyaya hükmetmek istiyor.”
Bir sağır edici sessizlik odada yayılırken, kapı aniden pat diye kapandı. Neon ışıkları sarsıldı. O anda Ada’nın beyninin derinliklerinde bir alarm çalmaya başladı; bedenindeki implantlar aniden konuşmaya başladı. Bedenini saran siber ağlar, geçmişte eşi benzeri görülmemiş verilerle dolup taştı.
“Bu, sadece başlangıç,” dedi Ali, gözlerinin ucuyla kapıya baktı ama ses tonunda bir titreme vardı. “Önümüzde karanlık yıllar var.”
Ve tam o anda Ada’nın sıkıca tuttuğu veri küpü hafifçe titreşti; içinden küçük, holografik bir projeksiyon belirdi. Parlak neon kırmızısıyla, üzerinde görülmemiş bir sembol; babasının son mesajı mıydı? Yoksa Kağan’dan gelen bir tuzak mı?
“Ne olursa olsun,” dedi Ada, dişlerini sıkarak, “ben bu savaşı kazanacağım.”
Ali, bir adım geri çekildi; kapının ardında bir gölge daha belirdi. Bu gölge, Ada’nın en büyük düşmanı, Dr. Kağan Eren’den başkası değildi.
“Hoş geldin Ada,” dedi Kağan, o buz gibi sesiyle. “Babandan öğrendiklerin beni çok ilgilendiriyor.”
Karanlıkta yankılanan sözler, Ada’nın içinde bir fırtına kopardı.
Ve o anda, gerçek savaş başlamıştı.