Chapter 16
“Kaldır kollarını, Ada.”
Kağan’ın sesi, donmuş bir gölün üzerine çarpan ilk buz kütlesi gibiydi. O an, vücudundaki sibernetik devrin her dişlisi tıkırdamaya başladı, damarlarındaki soğuk bir elektrik gibi yayıldı.
Ada, gözlerini kırpmadan, dolup taşan her duyusunu dışarı açtı. Kağan’ın o ölüden bile soğuk bakışları, net ve keskin.
Babası.
Ama bu adam – Kağan Eren – bildiği babadan çok farklıydı; içinde yapay zekanın kıvrak zekasıyla harmanlanmış, silah gibi soğuk bir makine.
“Gitme,” diye mırıldandı Ada’nın zihnindeki ses. O, kendi içinde sakladığı yapay zeka, isminin ötesinde bir bilinmeyen, güvenilmez bir hayalet gibiydi.
Yine de Ada’nın parmakları aniden titredi, kalbinin derinliklerinde bir şeyler kırıldı.
“Bana güvenmeye devam etmeli misin?” Alelade bir söz değil bu. Kendi beyninde yankılanan soru, dışarıya zırhını sararken bile titrek kaldı.
---
Dışarının karanlığı, pencereden sızan neonun lazer ışıklarıyla titreşiyordu. Kutlamalar, halkın sesi, şehrin doymak bilmez isteği uzaklarda kalmıştı. Ada, o kadar yakın, o kadar tehlikeli bir yerdeydi ki…
Kağan, adım adım ufka yaklaşan bir fırtına gibiydi. Her bir harekette, tereddüt sızdı – yalan mı söylüyordu, yoksa içinde gizli başka bir oyun mu vardı?
“Baban gibi mi?” dedi Ada alçak sesle. Kudretle yüklü bu kelime, içinde buz gibi bir yara açtı. “Gerçekten benim yanımda mısın?”
Kağan eğildi; ağzının kenarında yumuşak, acı bir tebessüm belirdi.
“Senin yanındayım, seni koruyorum. Ama bu savaşta herkes ikiz yüzler takar, Ada.”
Ada’nın kalbi buzdağı gibi çatladı; burada, Kağan’ın hemen yanı başında. Yalnızca yumuşak ayak izlerine, yapay zekaya, ancak ona güvenebileceği tek kişiye sırtını yaslayabilirdi.
---
“Öyleyse, neden bu kadar gizlisin? Neden beni seçiyorsun?” diye sordu Ada.
“Sır benim işim. Senin yaptığın gibi açığa çıkmıyor, parıltılı ışıklar içinde değil,” diye yanıtladı Kağan, sesi bu kez daha derinden, gövdeden gelen bir ağırlıkla.
Nefesler birbirine karıştı. Çok geçmeden, geri dönüşü olmayan bir anın ortasındaydılar.
“Sen, benim içinde kıvılcımlar yakan, aşılmaz bir sınavsın.” Kağan’ın gözleri bir anda bıçak gibi keskinleşti. “Ve bu oyunda kaybeden olmaz.”
---
Sessizliği, dışarıda yükseklere uzanan transeptlerin elektrik devrelerinin sesi bozdu. Ada’nın beynindeki sibernetik implantlar titredi; tehlike sensörü daha şimdiden alarm veriyordu.
Ama işin garibi, en büyük alarm, Kağan’ın yüzünde gördüğü tereddüttü anlamaktı.
“Soğukkanlılığını kaybetmeyeceksin. Bu bizim hayatta kalma oyunumuz,” diye fısıldadı adam, bileğinde takılı gizemli bir cihazı Ada’ya uzatarak.
Birlikte çözmeleri gereken yeni bir bilmecenin başlangıcıydı bu. Ama yüreklerinin derinliklerinde, ayakta kalmak için birbirlerinden şüphe etmeleri gerekecekti.
Çünkü etraf, en yakın dostlarını bile düşmana dönüştürmekten çekinmeyen bir karanlıkla doluydu.
---
İşte tam bu sırada, kapı keskin bir tık sesiyle aralık verildi. Ada’nın gözleri, o kapının ardından gelen silueti tanımak için hızla genişledi.
“O, olamaz…”
Kağan’ın sesinde yılların saltanatı çökerken, Ada’nın içinde yalnızca bir kurtarma ipi kalmıştı.
Ama o ip ne kadar güvenilirdi ki?
Ve sonra, tam o anda, kapı tümüyle açıldı.
---
Devam edecek...