Chapter 9
Defterin kenarındaki “Karahan” kelimesi, odanın havasını aniden büküverdi.
Gece lambasının sarısı sayfaların gölgesini uzun bir bıçak gibi çekmişti; mürekkep kurumuş harfler keskin bir çıtırtıyla zihin boşluğuna yerleşti. Elinde o defterle duran kadın—ince omuzları, tereddütlü nefesi—bir an için dondu. Kameranın siyah-beyaz görüntüsü, o anı evrenden koparılmış gibi asılı tuttu.
Emir Karahan ekranın karşısında duruyordu; gölgesi duvarda binanın çizgilerine bulaşıyordu. Odada hava soğumuştu, ama elleri terliydi. Monitörün mavi ışığı yüzündeki çizgileri daha da derinleştiriyordu. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı. Gözleri kelimeye takıldı; kendi soyadı ekranda parlıyordu, başka birinin el yazısıyla—sarsıcı, kişisel.
"Tekrar başlat," dedi sessizce.
Hasan, güvenlik şefi, arkasında duruyordu. Yüzü ifadesiz; yıllardır Emir’in en kötü taraflarını görmüş, en hızlı emirlerine alışmıştı. Klavyesine dokundu, görüntü bir saniye saka gibi geri sarıldı, sonra tekrar aynı karede durdu: Defne Aksu defteri açıyor, parmak uçlarında kurumuş mürekkep lekeleri, sayfanın ucuna iliştirilmiş ince bir çiçek kurusu.
Emir’in nefesi, ekranda göğsünün üstünü kaplayan çelikten bir el gibi titredi.
"Çiçek." Emir’in sesi pırıltılı, sertti. "O ne çiçeği?"
Hasan eğildi, ekranı daha yakından inceledi. "Kurumuş bir laleye benziyor, efendim. Ya da—"
"Dur." Emir, ayağıyla yere vurdu, odanın camında İstanbul’un uzağında kor gibi bir şimşek çaktı. Hatırlamak isteğiyle değil, unutmamak için, o an zihni bir seferde geri çekildi: On yıl öncesine; yağmurlu bir gecenin cızırtısına.
Rüzgârın kokusu, yağmurun asfalttan kaldırdığı demir tadı, ve kan. Genç Emir’in dili damakta metal tatlılığı bulmuştu. Yanı başında, asfalt soğuktu; cüzdanı yerde, gözleri dönüyordu. Birkaç adım ötede tek bir sokak lambası, sarı bir leke gibi titriyordu. Kafasında bir çınlama; birinin ayakkabısının sesi. Kalabalık bir çığlık değil; daha çok uzak bir çekiç, vücuduna vurulan.
O geceyi hatırlayan an hafif bir bulanıklıkla başlıyordu: bir arabanın farlarının delip geçen sıcaklığı, birinin nefesinin kulağında ıslak bir tel gibi titremesi. Sonra bir el, soğuk ama usulca—yüzündeki kanı temizleyip, yırtık ceketin iç cebinden bir kağıt parçası çıkardı. El parmaklarının ucu mürekkebe bulanmıştı; tırnak kenarlarında siyah izler. Kağıt, tuhaf bir kokuydu; kahve değil, hafif çiçeksi, bir şeker kalıbı gibi.
"Dur," diye mırıldanmıştı genç Emir. "Kimsin sen?"
Kadının sesi, ıslak bir kumaş kadar yumuşaktı. "Biraz yardım ettim. Yürümeni sağlamalıyım."
Kadın, bir defterin kenarını koparmış, içindeki sayfadan bir parça yırtıp yarasını o parça ile sarmıştı. Parçanın kenarında bir küçük çiçek stipi—kurumuş bir lale—pıt diye yapışmıştı. Parmakları titriyordu; o titrek hareketteki an, Emir’in beynine kazınmıştı. Kadının elinin bileğinde, küçük, ay şeklinde bir iz vardı; bir çarpışmanın veya eski bir dikişin bıraktığı hafif kabartı. Emir, o kabartıyı o an fark etmişti; bir harita parçası gibi zihnine girmişti ve sonra kaybolmuştu.
Kadın koşarken omzunun üstünde bir iplik ucundan sarkan küçük bir madeni kolye şakıdı; içindeki cam küçükçe, içinde bir resim olmalıydı—ama Emir o resmi hiç görmedi. Görmeye gücü yoktu. Kadın arkasından dönüp, "İyiyim," diye fısıldadı. "Güvende ol." Sonra karanlığa karıştı. Herkes onun bir kayboluş olmadığını, bir seçim olduğunu sandı.
Emir o gece yardım eden kadının kim olduğunu hiç öğrenememişti.
Şimdi ekranın mavi ışığında defterin kenarındaki kurumuş çiçek, o gecedeki lalenin aynısı gibiydi. Mürekkep lekeleri; kadının parmaklarındaki iz. Ve o küçük ay izi... Defne’nin elinde, cilt tonunun hemen üzerinde, parmak ucu yakınında, aynı kabarıklık vardı. Kamera yakın plan yaparken Emir’in kalbi her bir kabarıklığa çarpıyordu.
"Rica etmem," dedi Emir, sesi diplomatlıktan keskinliğe kaydı. "O geceki kayıtları getir."
Hasan başını salladı. "O gece hangi gece, efendim? Kayıtlar… On yıl eskisi, kameralarda boşluk olabilir."
"Her boşluğu doldurun." Emir, önündeki masaya yumruğunu vurdu. Çatlama sesi değildi; daha çok bir sözün ipini koparan bir tuhaflık. "Tarihi, saatini, çevredeki taksi hareketlerini, nöbetçi polisleri, tüm hastane kayıtlarını. O kadını kimse tanımıyordu ama birileri onu izlemiş olmalı."
Hasan aldı notunu. "Hemen."
Ekrandaki görüntü dondu; Defne sayfayı kapatırken yüzüne düşen saç bir an için çarpık bir gölge yaptı. Emir farkında olmadan parmaklarını bir araya getirip ekranda bulunan kadının ellerine baktı. Kendini suçlu hissetti; bu, itiraf etmemiş bir histi. O kadın, onu öldürülmekten kurtarmıştı. O gece kimseden beklenmeyecek kadar tanıdık, kimseden beklenmeyecek kadar yabancıydı.
Birkaç dakika sonra Hasan döndü; elinde bir dosya, yüzünde kısmi bir sinir sıkıntısı. "Hastane kayıtları… On yıl önce basında küçük bir haber var. Yaralanmış bir işadamı, gece yarısı hastaneye kaldırılmış. Polis raporlarında yabancının ifadesi yok; tanık yok deniyor. Kamera kayıtlarında ise—"
Hasan durdu, ekrandaki başka bir küçük pencere açıldı; X-Ray gibi, bir dizi kare gösteriyordu: o geceki uzak kameralardan köhne, bulanık görüntüler. Bir taksi, birden fazla yürüyen siluet, birinin koşması. Siluetlerden biri iki elini havaya kaldırmıştı, diğeriyse yerde kıvranmış birini korumaya çalışır gibi öne eğilmişti. O siluetin elleri, detaydan yoksun siyah bir leke gibiydi; ama yine de tanıdık bir ritim vardı—Defne’nin videolarındaki hızlı, tereddütsüz el hareketleri.
Emir işittiğinin farkına varmadan kendi kendine gülümsedi; gülümsemesi acı tatlı bir şeydi. Bir minnettarlık ve öfke aynı anda içini doldurdu. Minnettarlık, çünkü bir yabancı—maddi değeri yüzünden ya da başka bir amaçla değil—insanı hayatta tutmuştu. Öfke, çünkü şimdi o yabancı, şu an hayatını tehdit eden ya da onu yok etmeye çalışan bir oyuncuyla yüzleşiyordu. İroni, ince bir zehir gibi göğsüne yayıldı.
"Onu kim yolladı?" Emir sordu. Soru havada asılı kaldı; odanın dört köşesine yayıldı. Çünkü gerçek soru aslında bu değildi; gerçek soru daha derindeydi—kimin her şeyi planladığı, kimin o kadını o gece oraya koyduğu, neden tam o anda onu bulduğu.
Hasan cevap veremedi. Kimse veremezdi. Çünkü organizasyon denen şeyde, bir gecenin muhtemel sonuçları sanki gölgesiyle sürüklenir; planın takvimden daha hassas olduğu yerde, insanlar da piyondur. Ama Hasan bir şey daha ekledi: "Videolar arasında bir başka kayıt çıkıyor; o gece yarısı karşı sokakta küçük bir toplantı olmuş. Güvenlik kartları, bir barın kapısı, ve… bir numara. Numarayı takip edersek, birinin o bölgedeki frekanslara eriştiğini gösteren bir giriş var."
Emir derin bir nefes aldı. Buz gibi bir his boynunu sardı. "O numara kimde?"
Hasan başını öne eğdi. "Kayıtlar anonim, ancak teknik ekibimiz bir IP izledi. Adres... eski bir ofis kayıt defterinde beliriyor. Üstelik ofiste bir isim daha yazılı: 'Aksu'."
İçerdeki her şey birden dondu. Aksu. Defne Aksu. O kelime, şimdi hem ekranda hem hafızasında yankılanıp birleşiyordu. Emir’in dudakları haberi duymaya yetmeyecek kadar kurudu.
O an, hafızanın tozlu bir köşesinden bir sahne daha fırladı: Kadın, koşarken cebinden düşürdüğü bir küçük kağıt parçasını çekip aldıktan sonra göğsüne bastırmıştı; kağıdın kenarında birkaç harf vardı—"A...k...su" belki de sadece bir ışığın oyunuydu. Emir geçmişin gölgesinde onu yakaladı; o küçük parça, o geceki kağıt parçasıydı, ama şimdi ekranda, Defne’nin defterinin kenarında kurumuş çiçeğin altında, okunabilen tek şey belki de bir soyaddı.
"Yani…" Emir başladı, ama sözünü toparlayamadı. İçinde bir çatlak ses vardı; bir çocuk gibi, "Neden?" diye sordu.
Hasan elini yüzüne sürüp birkaç saniye düşündü. "Eğer aynı insansa, o kadını o gece oraya getiren bir plan var demektir. Ve eğer plan varsa, planın arkasında birileri var. Sizin... düşmanlarınız, veya—"
"Ya da dostlarım." Emir cümleyi bitirmedi. Dostun ne olduğunu, bir ölünün elinden tutup onore etmek mi yoksa bir düşmana köprü mü kurmak olduğunu; o çizgi her zamanki gibi bulanıktı.
Emir ekrandaki kareye daha yaklaştı; Defne’nin elindeki mürekkep izini, parmaklarındaki o küçük ay izini gördü. Ayrıntılar bir hücre gibi birbirine kenetleniyordu. İçinde büyüyen tuhaf bir fikir vardı; bir hissin zarif, kirli bir şekli: Tesadüf olamazdı.
Cihazın soğuk ışığı altında bir karar kıvılcımla çaktı. Emir tekrar konuştu, sesi şimdi kesindi. "O kadını bulun. Önce kimlik, sonra neden orada olduğunun cevabı. Ve Hasan—her şeyi gören gözcüler var mıydı? Kamera açılarında dikkat çeken bir başka kişi var mı?"
Hasan başını salladı. "Araştırıyoruz. Ancak bir şeye daha dikkat etmeliyiz: Eğer o gece organize edilmişse, ve eğer o organizatör o kadını oraya istemişse, o zaman—"
"—o kişi sadece beni öldürmek istemedi," diye tamamladı Emir. "Beni kıvılcımlarla, insanların arasına saklaştırmış. Bir gösteriye çevirmiş."
O geceyi hatırlamanın içinde şimdi başka bir şey de yükseliyordu: borcun, eskimiş bir haksızlığın izleri. Emir kendini zaten bir savaşın ortasında sanıyordu; ama savaş şimdi farklı bir katmana taşınıyordu. Bir bilmece önüme konulmuştu: onu o gece kurtaran kadın şimdi onun en büyük düşmanı mıydı, yoksa ona karşı kurulmuş bir oyunun piyon mu?
Ekranda Defne defteri kapatıp ayağa kalktı. Saçının kulak arkasına düşen bir tutamı karanlığın içinde kayboldu. O an Emir birdenbire küçük bir çocuk gibi hissetti; çocukların şaşkınlığıyla, nedenini bilmeden bir kahramana sarılma isteği duydu. Ama birkaç saniye sonra anladı ki sarılacak kimse yoktu. Geride sadece planlar, kağıtlar, isimler ve kurumuş mürekkepler vardı.
Hasan kapının koluna elini attı. "İzliyoruz efendim. Size bilgi gelir gelmez haber vereceğim."
Emir yalnız kaldı; odanın camlarından İstanbul gecesine baktı. Kıyıda ışıklar birerer birer sönerken, rüzgâr boğazın üzerinden ıslak bir not gibi geçiyordu. O not, ona o geceyi hatırlatan bir davetiye gibiydi—hem tehdit hem de umut.
Ellerini cebine soktu. Parmakları, defterin kenarındaki mürekkep gibi hafifçe siyah izler taşıyor gibiydi, ama bu sadece zihninin oyunu olabilirdi. Yine de bir gerçek vardı: Bir kadın ondan habersiz hayatını kurtarmıştı. Şimdi, o kadın defterde kendi soyadını taşıyordu ve elinde bir şirketin ölüm fermanını bulunduruyordu.
Emir dudaklarını ısırdı; tat acıydı. Gözlerini kapadı, o gece kadının fısıldadığı kelimeler hafifçe çınladı kulaklarında: "Güvende ol." Bu kelime şimdi bir şüpheyle doluydu. Güvende olmak—kimin planıydı? Kimin güveninin içine düşmüştü?
Kendini dışarı atacak, bir cevap aramak için şehirde koşacak kadar kontrolsüz değildi. Emir plan yapardı; soğuk, hesaplı ve keskin planlar. Ama bu planın başlangıcı şimdi değişmişti; hedefte bir insan vardı, bir kadın—ve geçmişin kıvılcımları, şimdinin yangınını ateşleyebilirdi.
Ellerini birleştirip masanın üzerinde bastırdı. Düşünceler hızla örülüyordu; her ipucu bir başka kapıyı açıyordu. Bir kişi ya da bir kurum, o geceyi organize etmişti. Ama organizatörün niyeti neydi? Kimi korumak, kimi yok etmek istiyordu? Ve en çarpıcı soru—o geceyi kim organize ettiyse, neden Defne'yi o an buldu?