NoveliqaNefret Sözleşmesi / Aile Defteri :0%
Log in

Chapter 8

Aile Defteri

Parti ışıkları hâlâ gözlerinin arkasında dans ediyordu; kadehlerin camının ince şarkısı, kahkahanın kesildiği o anın yankısı. Defne, evinin karanlığına düştüğünde bütün sesler uzaklaşmış, ama o anın ağırlığı göğsünde bir taş gibi duruyordu.

Aynaya baktı. Yanakta hâlâ, sanki bir parmak izi gibi, sıcak bir iz vardı. Parmak değil, daha çok bir hatıra; bir elin yanağına bastığı anın bıraktığı hafif çarpma. Dudaklarının kenarı titredi, nefesi ince bir çizgi halinde aydınlanan camda buğulandı.

Ayakkabılarını çıkardı. Tahta zemin hafifçe çatırdadı; sessizlik daha da derinleşti. Salondaki küçük masa lambasını soktu, ampulün sarı ışığı odanın köşelerini elledi. Lambanın altında duran küçük sandık, daha önce sakladığı şeyi içliyordu: Aile defteri.

Sandığın kapağını açarken parmak uçları terledi. Kumaşın arasından çıkan kütle soğuktu, ağır ve güvenilirdi. Defne, defteri kucağına aldı; cildiyle kağıdın kabuğunu, mürekkebin hafif kabarmasını hissetti. Eski, matika gibi bir koku: yazı makinası yağı, deri, hafifçe yanmış kibrit.

Göğsünde bir düğüm büyüdü. Bu kitap, babasının ve anneannesinin sakladığı, aileye dair skandalların, gizli havalelerin, isimlerin ve tarihlerinin sıralandığı şeydi. Bir numunenin satır aralarında saklanmış küçük bir bomba gibiydi. Kapağını açtı; sayfalar hırıltıyla birbirine sürtündü.

Yazılar farklı el yazılarıyla dökülmüştü. Büyük, koca harfler; titrek, yorulmuş bir elin bıraktığı noktalar; keskin, hızlı çizgiler—her bir harf bir ses gibi çığlık atıyordu. Tarihler vardı, tutarların yanına yerleştirilmiş kısa notlar: "nakit — gece", "Liman — özel", "kargo — transit". Yanlarına çizilmiş küçük yıldızlar.

Parmakları sayfaları karıştırırken bir fotoğraf düştü; siyah-beyaz, köşeleri sararmış. Fotoğrafta bir liman silueti, önünde gölgeler. Bir yanına kalemle yazılmış: "98 / Ham petrol — D. tarafından onaylandı."

Defne'nin dilinde bir tat, metalik bir haber—o tarihte neler olduğunu biliyordu. Küçükken babasının şarap kokusuyla kapıya vurduğu, köşede ağladığı gecelerden biriydi o. Fotoğrafın arkasında, çocuk el yazısıyla atılmış bir not daha vardı: "Korkma Defne, sakla."

Bir anlığına gözleri doldu. Saklamak... Bu kelime onun çocukluğunda hem bir görev hem de bir lanet olmuştu.

Sayfaları daha dikkatli çevirdi. Bir maddi akış var, düzenli ama şifreli. Hesapların yanındaki kısa açıklamalar, bir ipucu zincirinin halkalarıydı; her bir halkada başka bir kurum, başka bir isim. "Mavi Deniz Nakliyesi — 12.000 USD", "Beyaz Kargo — 8.000 USD", "Hesap: 57-A". Her satırın sonunda küçük bir çizik, bir onay işareti.

Birkaç sayfa sonra, yazıların arasına sıkışmış ince bir zarf buldu. Zarfın ağzı yıpranmış, içine bakmadan önce kalbi hızlandı. Parmağı zarfın kenarına dokunduğunda bir şey daha düştü: bir kibrit çöpü, üstü hafifçe yanmış. Üzerinde siyah bir leke vardı; yağ gibi, petrolü çağrıştıran bir damla.

Elini ağzına götürdü. O an aklında canlanan görüntü, Emir'in hafızasında uyanan görüntüyle aynıydı: petrol kokusunu andıran duman, bir elin yanağa dokunuşu. Defne'nin parmakları titredi; kibrit çöpünü dikkatle izledi. Bu defter, onun ailesinin kirini açığa çıkaracak kozdu; ama aynı zamanda birileri için ölümcül derecede tehlikeliydi.

Zarfın içine bakınca, bir tek kağıt çıktı; üzerine tahriş olmuş, neredeyse okunamayacak bir el yazısıyla yazılmış kısa bir cümle: "Sadece Karaya." Altında ise bir tarih, yıldız işareti. Defne kağıdı ters çevirdi. İçinde sıkıştırılmış başka bir parça vardı: çok küçük bir kesik, üzerine mavi mürekkeple yazılmış birkaç harf—"K. / 10%".

K. mıydı, Karahan'ın ilk harfi mi? Defne nefesini tuttu. Sanki odadaki hava daha da soğudu. Karanlık bir kapı aralığı vardı ve o kapı, aile tarihinin ötesine, şirketlerin ve limanların sessiz kulislerine açılıyordu.

Bir an kül tabakasına benzer notların arasında bir isim daha belirdi. Kenarda, kalın bir mürekkep damlasıyla geri kalmış bir imza vardı. Mürekkep kurumuş, kağıt yer yer lekelenmişti. Defne gözlerini kısarak eğildi; aklındaki harfleri ezberlemeye çalıştı.

B — R — A — H — İ — M?

Hızlı bir şuurlanma: "Brahim" yazıyordu. O isim, amcasının partneri, ama daha derinlerde bir şifre olabilirdi. Bir kaç sayfa daha çevirdi; her satırdaki aynı küçük yıldız, aynı gizli not. Hepsi bir yerden çıkıyordu. Bir köprü.

Kapı çarpma sesiyle irkildi. Nefesi kesildi. Başını kaldırdı. Apartman boşluğundan gelen uzak bir ayak sesi. Kalbi ikiye katlandı. Lambanın gölgesi odanın duvarlarına düzensiz haritalar çizdi. Defne, defteri kucaklayıp göğsüne bastı.

Kapı sesi tekrar etti, daha yakın. Asansör zili çaldı. Komşunun? Tesadüf diye geçiştirmek istese de, kaslarındaki gerilim inatçıydı. Göz ucuyla pencereden dışarı baktı; sokağın sarı ışıkları altında yağmur ince ince çizgiler halindeydi. Sokakta kimse yoktu, ama yukarıdan gelen ayak sesleri devam etti.

Telefonu masanın üstünde titredi. Ekranda isimsiz bir numara. Defne hesaplarken eli deftere takıldı. Parmaklarının ucuna bir yazı değdi—bir not, küçük bir kart. Üzerinde sadece bir kelime: "BUL". Arkasında ise bir tarih, aynı yıldan, ama farklı bir el tarafından yazılmış.

Kimin gönderdiği? Kimin bilmesini istediği? Defne kendi sesini duydu, ama o ses onun değildi—ince, kararlı bir fısıltı: "Bululmuş, sakla ya da yık." Kulağı sıcak bir terle kaplandı.

Telefon sustu. Mesaj gelmemişti; sadece bir çağrı bırakmışlardı. Numara isimsizdi. Bir adım daha dışarıdan gelen ayak sesleri. Defne nefesini tuttu. Lambanın gölgesi tekrar büyüdü, küçüldü. Bu evde kimin adımlarına daha fazla dikkat edeceğini bilirdi; uzun yıllar boyunca kulak misafiri olmuştu başka insanların gizli konuşmalarına.

Sayfaları daha hızlı çevirdi. Bir kısım daha vardı; hesap hareketleri, ama bu sefer isimlerin yanında şirket kodları değil, tek kelimelik notlar bulunuyordu: "teslim", "parola", "gönderildi". Bir post-it daha: "Elif'e verme." Elif, onun annesinin adı... Bu satırlar, babasının ve amcalarının içinde yaşadığı çarkın adını fısıldıyordu.

Bir yazı dikkatini çekti. İnce, sanki aceleyle çekilmiş bir ok; okunması güç ama anlamı netti: "K.K. 98 / Göl — nakit." Harflerin arasında, bir not defterinin köşesine sıkıştırılmış küçük bir çizim vardı; limanın kıyısında iki gölge, biri daha uzun, diğeri daha kısa. Uzun olanın yanında küçük harflerle "E." yazılmıştı. Emir? E. harfi bir isim çağırıyordu.

Oda bir anda küçüldü. Ağzı kurudu. Defne, parmaklarıyla saçını geri itti. Hatırladığı o kadehin çarpışı, Emir'in bakışındaki sapkın sakinlik—her şey birden anlam kazanmaya başladı. Defter, sadece para akışlarını göstermiyordu; aynı zamanda bir zaman çizelgesini, bir avuç insanın birbirine olan borcunu, bir yükümlülüğün adını taşıyordu.

"Emir," diye fısıldadı kendi kendine, adını ağızda çevirirken bir tuhaflık hissetti. Bu ismi zihninde turlayan bir mürekkep gibi taşıdı. Babaannesi ona hep "İsimler kader taşır" derdi; oysa şimdi isimlerin üzerindeki mürekkep, kanlı bir harita çiziyordu.

Defne dikkatlice defteri başa sarıp arka kapağa ulaştı. Ciltli kapağın iç tarafına da bir şeyler yazılmıştı; daha yeni, daha taze bir el yazısı. Bir kenar çizgisinde bir isim daha vardı, bu sefer farklı bir kurşun kalemle: kısa, köşeli harflerle yazılmıştı—"Ödeme: Tamamlandı — 03.12.98 — [mühür]".

Mühürün üstünde ise bir damga işareti vardı; damganın içindeki çizgi net değildi ama şekli tanıdık geldi. Bir anlık tanıma; bir şirket logosu, uzaktan anımsanan bir amblem. Defne sedeften yapılmış bir kutudan çıkardığı büyüteci aldı—eski gazetelerde uzun yıllar çalışmanın ona kazandırdığı bir alışkanlık. Büyütecin merceğiyle damgayı inceledi.

Harabeye dönmüş bir kuleden daha karmaşık bir şekil; ortasında iki hilal, üstte bir yıldız. Yıldızın altına bakınca, yavaşça, sanki mürekkep içinden fışkırır gibi bir kelime belirdi. Gözleri büyüdü. Harfler ağır ağır anlam kazanıyordu.

Kâğıdın kenarındaki mürekkep farklıydı; birisi sonradan, belki panikle ya da çok dikkatli bir el tarafından eklenmişti. Harfler hemen hemen okunmazdı ama sanki sayfadan fısıldıyorlardı. Defne elini titreyerek kaldırdı; odanın sıcaklığı bir an için eridi.

Kalbinin ritmi bir nakarat gibi hızlandı. Tüm geceyi ve tüm hayatını etkileyebilecek bir köprü... bir isim daha vardı, kenarda, sayfaların ucunda. Defne elini sayfanın kenarına bastırdı; parmağının altında bir kabartı hissetti. Bunu kimseye göstermemiş gibi gizlenmişti.

Parmağını nazikçe kaydırdı. Mürekkep, kağıt kabuğundan fışkırmıştı. Harfler tek tek ortaya çıktı—ilk bakışta belirsiz, sonra netleşen bir gölge gibi. Defne'nin nefesi boğazında takıldı. Adımlar durdu; dışarıdaki ayak sesleri uzaklaştı. Oda yine sadece onun nefesini duyuyordu.

Harfler: K — A — R — A — H — A — N.

Defterin kenarında, baştan sona iliştirilmiş, sanki sonradan eklenmiş bir not gibi, adın her harfi mürekkebin titrek bir el tarafından çizilmişti. Karahan.

Defne parmağını çekti. Kağıt hafifçe oynadı. Yazı, sanki bir başkasının eline aitti—sert, kararlı, kesin. Kimin defteri bu kadar tehlikeliydi? Kim o kadar güvenli davranmıştı ki, bu ismi bir kitaba gömdü ve kim, yıllar sonra, bu kitabı açan genç kadının eline geçeceğini bilmeden mürekkebi kenara sürmüştü?

Dışarıda yağmur kuvvetlendi. Pencereden içeri giren soğuk hava parmak uçlarını uyuşturdu. Defne gözlerini kapattı; adın her harfi beyninde çengelle bir çalar saat gibi takıldı. O isim, Emir'in gala gecesindeki bakışının ardından gelen bir yankıydı. Bir an düşündü: belki de bu sadece bir tesadüftü—K ile başlayan başka isimler de vardı. Ama kibrit çöpü, petrol kokusu, liman fotoğrafı... hepsi aynı dolaşım içinde atıyordu.

Elini kaldırıp notu tekrar tuttu. Yazı, kenarda, adeta bir suç ortağı gibi duruyordu. Defne defteri dizlerine bastırdı. Dışarıdan gelen ayak sesleri şimdi daha da belirgindi; biri merdivenlere indi, biri kapı zilini çaldı—ama hangisi gerçekti, hangisi zihninin yarattığı bir yankı?

Telefon tekrar titredi. Bu sefer ekranda isimsiz numaranın altında bir mesaj seçeneği belirdi: "Sadece oku. Sakla. Yüzleşme zamanı." Mesaj yoktu. Adres kısmı boştu. Defne ekrana baktı ama bir cevap vermedi. Parmakları sayfaların arasına sıkışınca, mürekkep yüzüne çarpan bir sahte ayna gibi durdu: gerçek, ama görünmez.

Defne derin bir nefes aldı. Her harfi aklına işledi; Karahan. Sanki bir kapı daha açılmıştı ve içeride daha büyük bir labirent bekliyordu. Onun elinde olan bu defter, sadece bir aile arşivi değil, bir savaşa davetiyeydi.

Kimin defteri bu kadar tehlikeliydiyse, artık bir ismi biliyordu. Defterin kenarında, mürekkep kurumuş, harfler gece lambasının sarısında kurşun gibi parlıyordu: Karahan.