Chapter 6
Emir’in gözleri, tam o an çakıllı bir deniz gibi parladı; içlerinde hiçbir sıcaklık yoktu ama dalgaların kıyıyı kırması gibi bir baskı hissettirdi.
O bakışla, Defne’nin göğsünde bir çakıl sıkıştı. Nefes almak, o dar alanda zorlaştı; göğsü, ince bir lastiğin gerilip kopmasını bekleyen bir yay gibiydi. Parmak uçları titredi ama suratına oturttuğu gülümseme taş gibi sabit kaldı.
Kameraların ledleri söndü. Salonun ışıkları, artık sahne aydınlatması kadar sert değildi; ama boğazındaki düğüm sönmedi. Arada kalan mikrofon kablolarının metalik kokusu, Chanel No. 5’in tatlılığını boğuyordu.
“Harikaydınız.” PR danışmanının sesi, bal ile iğne karışımıydı; övgü ve emir aynı anda dolanıyordu. Maya’ydı; ince, keskin tırnaklı bir kadın. Kısacık bir eğleş, iki adım, üç poz—her şey prova edilmişti.
Defne başını salladı, ama sesi sandığı kadar uysal çıkmadı. “Sahne işi,” dedi. “Herkes istediği rolü oynuyor.”
Emir yanından geçti; nefesi kulağına değdi. Soğuk, keskin. “Ve sen de iyi oynadın,” fısıldadı öyle alçaktan ki sadece Defne duysun diye.
Sanki onun için söylenmiş bir övgüydü; ama içinde bir telgraf lambası gibi mor bir tehdit ışığı vardı. Eğer sahte nişanlı imajını sürdürmezse, Emir’in sabrı kırılacak; eğer sürdürürse, yaptığı fedakârlıkların geri dönüşü olmayabilirdi.
Maya, ellerini sıktı. “Basın odasında beş dakika. Fotoğraf çekimi, ardından kısa röportajlar. Lütfen birlikte gülümseme provası bir daha.” Her cümlesinde bir talimat, bir sınav saklıydı.
Defne derin bir nefes aldı. Gözleri salondaki aynaya takıldı; giysisinin kumaşı lüks, ama yüzündeki ifade oraya ait değildi. Dudaklarını nemlendirdi ve izlenmesi gereken yüzü takındı: hafifçe alçakgönüllü, hafifçe hayranlıkla bakan, hafifçe korunma bekleyen.
Basın koridoru, bir tür arter gibiydi; içinden geçerken sıcak nefesler, hışırtılar, ceplerdeki telefonların titremesi; insanların gözleri pıhtılaşmış bir merakla ona yapışıyordu. Kırmızı halı her adımda tıklandı, flaşlar bir yağmur gibi indi.
Emir kolunu hafifçe Defne’nin beline koydu. Dokunuşu soğuktu ama sinyalini kesti: ‘Bu bizim oyun, unutma.’ Defne onun dokunuşunu hemen gülümseyerek yanıtladı; parmak uçları buz gibi kaldı.
“Emir Bey, Defne Hanım, iki kelime alabilir miyiz?” Kamera merdiveni arasında bir muhabir uzandı. Sesinde açgözlü bir merak, gereksiz bir tetiklenme vardı.
Emir, mikrofonu üzerinde topladı. Yüzü güneş doğmuş gibi açıldı; gülümsemesi sıfır kusur. “Tabii. Bugün burada olmak harika. Bu bölüm, sadece şirketimizin değil, ailelerimizin de bir araya gelmesi adına önemli bir adım.”
Defne, ezberlenen cümleyi söyledi; her kelime dişleri arasından süzüldü. “Herkes için yeni bir başlangıç umuyoruz. İyi şeyler…” Cümlesini kesti, baktı Emir’e; o da göz kırptı. “...Paylaşıldıkça büyür.”
Muhabirler dakikalarca aynı sorulara bastırmaya devam ettiler: nişanın gerçekliği, gelecek planları, şirket içi bir barış mı yoksa sadece PR hamlesi mi? Her soru, Defne’nin içindeki buzdağına bir çekiç gibi vuruyor; sızı arttıkça yüzündeki ifade daha da kontrol ediliyor.
Bir muhabirin sesi, özellikle sivriydi: “Defne Hanım, aile itibarını geri almayı umuyor musunuz? Bu anlaşma, kişisel bir feragat gibi yorumlanıyor.”
Kalabalığın arasından gelen bu soru, sanki bir jiletle atardı; Defne’nin soluk borusunda bir kıvrılma oldu ama bu kıvrılma görünmedi. “İtibar, bir anda onarılmaz,” dedi yavaşça. “Ama doğru hikâyeleri anlatarak, dürüst adımlarla geri alınabilir.”
Klişe bir cevap ama kamera onu yedi. İnsanlar güvenmeyi seviyordu; dramatik umut hikâyelerine para veriyorlardı. Emir, Defne’nin omzuna hafifçe dokundu; jest, milyonların önünde bir onay işaretiydi.
Fotoğraf çekimleri bir formalite gibi akıp geçti. Emir, Defne’nin elini öyle bir kavradı ki parmaklarındaki damarlar belirginleşti; genç bir çiftin sevgi sahnesi değildi bu, bir komuta işaretiydi. Defne, elini rıza ile geri çekmedi; daha çok, bir eldiven gibi takındı.
Ardından video röportajı vardı; sıcak bir sunucu, yumuşak sorular. Defne mikrofonu eline aldı; diksiyonu mükemmeldi. Kaydedilen o anlarda her şey perdeli bir masal gibiydi: tonda barış, yüzlerde uyum, sözlerde ortak hedefler.
Salondan çıkarken, telefonunun cebinde binlerce küçük titreşim vardı. Bildirim ışıkları, küçük kabarcıklar halinde patlıyordu. Bir kısmı abone yorumları, bir kısmı takipçi istekleri, bir kısmı ise... Emir’in medya takımı. Hepsi aynı ritme sahip: beyinleri yumuşatma, algıyı yeniden yazma.
“Hashtag’ler hazır,” dedi Emir’in iletişim direktörü, Tom. “#YeniBaşlangıç, #BarışınGücü, #AileVeİş — hepsi trend olmaya başladı. Görünümünüz sosyal medyada olumluya döndü.”
Defne cebinden telefonu çıkardı. Ekranı açar açmaz bir kaynar suya atılmış gibi oldu. Yorumlar, tweetler, kısa videolar; herkes kendi hikâyesini yazıyordu. Bir kullanıcı, profil fotoğrafında parlak bir filtreyle ‘kitsch’ bir emoji yapıştırmıştı: “Gerçekten mi? Bu çift… şov gibi.” O yorum yüzünde geçici bir çatlak oluşturdu; ama karşısındaki basın ordusu ikinci bir görüntü yırtımı yarattı: “Sürpriz nişan!” “Enkazdan romantizm!”
Maya, arkasından geldi; kulağına eğildi. “İşte bu. Algı artık bizim lehimizde. Bu gece çıkışta birkaç özel röportaj ayarladım. Emin olun, herkes bizim senaryoya uyacak.”
Emir, omzunu hafifçe silkerek bir zafer tebessümü verdi. “Güzel. Ve Defne?”
Defne telefonu kapattı ve yüzünü sabitledi. “Ben de size güzel bir hikâye sunarım. Ama hikâyenin sonunda gerçekler de konuşulacak.”
Kısa bir sessizlik oldu, sonra Emir’in gözbebeği bir kıvılcım. “Gerçekler? Kimin gerçekleri?”
“Benimkiler,” dedi Defne. Kelimeler, düzülen bir suç cetvelinin kenarından çıktı; soğuk, planlı.
Emir, sesi yumuşatarak gülümsedi. “Güzel. O zaman bu anlaşmanın bizim için daha ilginç olduğunu söyleyebilirim.”
Onlar için ilginç olan şey, birbirlerini kontrol etmeye çalışmaktı. Kamera önünde iki insan uyumlu bir ritmi yakalarken; arka sahnede ipler ellerinde titreşiyordu.
Gece ilerledikçe, lüks salondan yayılan müzik ve kahkahalar dışarıdaki yağmura karıştı. İstanbul’un ışıkları, camdan içeri doğru kaydı; şehir, kendi gölgesine yaslanmıştı.
Haber ajanslarının editör odaları kazınırken, Defne bir ara ürkek bir huzur hissetti. Her basamakta bir adım daha atıyordu: ya aile itibarını geri kazanacak, ya da tüm sezonu bir rüzgârla kaybedecekti. Parmak uçları yine titredi ama bu kez bir hesaptı; her titreme bir plan, her nefes bir ölçüydü.
Bir editöre takıldı gözü; uzun boylu, hafif sakallı bir adam. İsmine Levent yazan küçük bir rozet vardı. Yakınlardaki bir tezgâhtan kâğıt peçete aldı; üzerine bir şey çizdi ve sonra hızla Defne’ye yaklaştı.
Kalabalık içinde sesi bir fısıltı kadar düşük düştü: “Defne Hanım, bir saniye, lütfen.”
Defne durdu. Tom arkasına daldı, ama o an kimseyi fark etmedi; elleri cebinde, soğukkanlı bir bekleyişe geçti. Levent, gözlerini kaçırmadan ona eğildi. Nefesinde kahve ve hafif bir mentol vardı; sesi resmen bir komplo fısıltısına dönüştü.
“Bunu gördün mü?” dedi.
Defne’in kalbi, bir füze gibi hızlandı. Levent’in sağ eli hafifçe telefonda bir şey gösteriyordu; ekranın mavi ışığı yüzüne vurdu ama içeriğini göremedi.
“Ne gördüm?” dedi. Sesi, cılız bir sopa gibi kırılgan ama keskin.
Levent, başını yana eğdi; gözlerinde şirket krizi yönetiminden ziyade daha kişisel bir şaşkınlık vardı. “Gazetenin arka sayfasında bir görsel... Emir’i gösteriyor ama yanında başka bir isim var. Bir hesap hareketi... ve bir belge.” Parmakları titredi. “Bunu gördün mü?”
Defne’in dilinde metalik bir tat belirdi. Göğsünde bir yer, bir kapı gibi aralandı. Eğer o görüntü gerçekse, Emir’in dışarıdaki her şeyden çok daha fazla şeyi gizlediğini gösterirdi.
Tom, aralarına girdi ve Levent’in telefonunu kaptı; bakışları bir yıldırım oldu. “Levent, bu özel haber, şimdi değil. Lütfen—”
Ama Levent geri çekildi, yüzü soldu. “Olmaz. Bu olay, şu anda yayılmalı. Eğer bir sızıntı varsa—”
Defne, elini zor tuttu; bir tarafı ağzından sıyrılmak isteyen bir soru ile kıvranıyordu. Diğer tarafı, sahnedeki rolünü korumak gerektiğini söylüyordu. Sır saklamanın kendine bir nedeni vardı. Bir imza kağıdı, bir patent dosyası... Her şey tehlikede.
Emir’in gözleri aniden yana döndü. O an, Defne kendini çıplak hissetti; tüm planları, tüm hesapları karşı tarafın gözü önündeydi. Onun sabrı, yüzünde bir çatlak gibi belirmeye başladı.
Levent’in telefonundaki mavi ışık, Defne’nin gördüğü her şeyi bir anlığına aydınlattı; ama ekranın içeriği hâlâ kapalı kaldı.
“Bunu gördün mü?” Levent tekrar sordu. Bu kez sorunun içinde bir yalvarış, bir kez daha vurgulanan bir uyarı vardı.
Defne’in parmakları, cebindeki telefonun kenarına dokundu. Bildirimler arasında bir ışık yanıp söndü; kim bilir hangi habercinin haberi yayacağı. Bir tarafta her şey planlanmıştı: pozlar, başlıklar, akşamın efendileri. Diğer tarafta ise karanlık bir dosya, bütün dengeleri değiştirebilecek bir belge.
Kalabalığın uğultusunda, flaşların arkasında, telefon ekranının küçük, mavi ışığı bir bomba fitili gibiydi.
Defne başını hafifçe eğdi. Dudaklarının kenarında başlayan bir gülümseme değil, bir karar kıvrımı belirdi.
Levent’in ağzından tekrar dökülen kelimeler, bir damla mürekkep gibi yapıştı: “Bunu gördün mü?”