Chapter 2
Emir Karahan parmağını ekrandan çekip telefonuna uzandı; bir saniyelik boşlukta perde aralığından yağmur damlaları cama vuruyor, şehrin ışıkları pırıl pırıl kırılıyordu. Ekranda Defne Aksu'nun videosu donmuştu — yüzünde yorgun, gözlerinde ateş. Altında açılan belgelerin küçük penceresi, şirket defterinden, bir patent taslağından ve Halil’in adı geçen bir e-postadan kesitler gösteriyordu.
Oda soğuktu ama Emir'in içinde bir sıcaklık yayıldı; bu, bir ateşten ziyade kurutulan bir suyun çatlaması gibiydi. Dudaklarının kenarında hayatta nadiren gördüğü bir ifade belirdi: planlanan bir hasarın estetik zevki.
"Selim," dedi odaya dönerek, sesi cam gibi sessiz fakat keskinti. "Gerekli her şeyi hazırla. Git, ona götür. Ne gerekirse yapın. Sessiz olsunlar."
Selim, Emir'in yakın avukatlarından biriydi — yüzü düzgün, gözleri hesap makinesi gibi işleyen adam. "Hazırız efendim. Duru yazısı, ihtarname, var ise delillerimiz. Tescilli ihtar yapalım; suç duyurusu tehdidi de olsun."
Emir başını salladı. "Sadece ihtar yetmez. İnsanlara bir korku vereceksiniz. Onun küçük dünyasını, izleyici kitlesini... sessizliğe zorlayacaksınız. Gerektiğinde yasal olmayan bir şey çıkar mı? Hayır. Görünüş her şeydir."
Selim kahvesini yudumlarken, ekranda duran videoya baktı. "Söylentiyi bitiririz. Ama biraz daha sert olmalı, efendim. Bir de, sosyal medyada doğru kişilere bilgi sızdırılırsa onu tek hamlede bitiririz."
Emir'in gözleri soğuk bir ışık tuttu. "Bitirmek istiyorsun... Bitiririz."
Saat yarı geceydi. İstanbul yağmurla nefes alıyordu. Emir öylece oturup ekrana tekrar baktı; parmakları bir ritim tutuyor, her tıklamasıyla bir planın dişlisi yerini buluyordu. Mesajı yazdırdı: "Tarafımıza yöneltilen iddialara ilişkin olarak hukuki işlem başlatılacaktır. Yayının kaldırılması, tazminat ve resmi bir özür metni tarafımıza sunulmazsa..." Mesajın sonu soğuk bir tehdit cümlesiyle bitiyordu. Metnin sonunda "sessizlik talebi" yer alacaktı; iki kelime, bir kırılma.
Defne, o anlardan habersizdi.
Apartmanının penceresinin önünde, masasında oturmuştu. Bilgisayarı yarı aydınlık, videonun son halini elle tutan parmakları uyuşmuştu. Ekranda oynattığı bölümde Halil’in adının geçtiği satır tekrar tekrar dönüyor, kulaklarını tırmalayan bir doğruluk vardı. Çaydan gelen buhar burun deliklerini tıktı; dışarıdaki yağmurun ritmiyle iç sesi birbirine karıştı.
Video gece boyunca yayıldı; bildirimler önce birer birer, sonra bir çığ gibi patladı. Telefonunun ekranı hiç durmadan titreşiyordu: retweetler, mesajlar, hakaretler, övgüler. Birkaç haber kanalı bağlantısı. Birkaç tanıdık numara. Bir de bilinmeyen bir mail adresinden gelen resmi bir e-posta — başlığı "Hukuki İhtar - Derhal Düzeltme ve Yayının Kaldırılması".
Gözleri ekranda, başı ağır. E-postayı açtığında ilk cümle bir bıçak gibi saplandı: "Sayın Defne Aksu, Şirketimiz aleyhine hukuka aykırı, haksız ve itibar zedeleyici beyanlarda bulunduğunuz tespit edilmiştir."
Metin soğuk ve profesyoneldi; ardından isimler, kanun maddeleri, süreler sıralanıyordu. Altında bir imza: Karahan Hukuk Danışmanlığı — Av. Selim Yılmaz. E-postada ayrıca bir pdf vardı: 'İhtarname.pdf'. Defne'nin parmakları titredi; tıklayıp açtı. Ceza, ihtimal, süre: 24 saat içinde yayını kaldır, özür yazısını yayımla, aksi halde hukuki sürecin başlayacağı, kayıtların, banka hesaplarının, sosyal medya hesaplarının incelemeye alınacağı yazıyordu.
Bir an için soluk alamadı; bir buz kütlesi göğsünü sıkıştırdı. Nefes sesi kısa, sert bir kukla gibiydi. "Bu bir hata olamaz," dedi kendi kendine. "Beni tehdit edemezler. Delilim var."
Kayıtları yer altına saklamak gibi düşünceler onun kanına yayıldı. USB—patenti kanıtlayan küçük, şifreli bir dosya—masa çekmecesinin arkasında, eski bir kitap kutusunun içinde. Onu çıkarıp tekrar kontrol etti; güvenlik katmanları, şifreler. Her şey hazır gibi. Ama hazır olmak, hazır olmak demek değildi.
Kapısında çalan kapı zili irkildiği bir anda geldi. Hemen ardından kapı çarpıcı bir kılıfla açıldı; dışarıdaki soğuk rüzgâr, yağmurun kokusu içeri girdi. Kapının önündeki adam, başını hafifçe eğerken yüzündeki gülümseme resmiydi.
"Av. Selim Yılmaz. Karahan Hukuk Danışmanlığı adına; sayın Defne Aksu ile görüşebilir miyim?"
Adamın sesi profesyonel, ve içinde hiçbir empati yoktu. Gözlerinin köşesinde gördüğü keskinlik, emir kaynağını saklamıyordu.
Defne dudaklarını ısırdı. Masanın kenarına destek alarak kalktı; dizleri hafifçe titredi. "İçeri girin," dedi. Sesi fazla sakin çıkmaya çalıştıysa da ipin ucunda bir çığlık vardı.
Salonun havası bir anda daraldı. Selim içeri adım attı; takım elbisesinin kesimi mükemmel, kravatı tek düğüm gibi düzenliydi. İki genç daha onun arkasındaydı: biri delil uzmanı, diğeri şirketin halkla ilişkilerinden sorumlu gibi duran bir kadın — makyajı, rujunun rengi profesyonelliğin sert bir uzantısıydı.
Selim ellerini cebinden çıkardı, bir zarfa uzattı. Zarf beyazdı; üzerinde şirket logosu, altında "Resmi Tebligat" yazıyordu. Defne'nin parmakları zarfı alırken soğuk bir elektrik hissetti; kağıt kenarı keskinti. Zarftan çıkan içeriğe bakmadan önce Selim konuştu.
"Sayın Aksu, iddialarınız ciddi. Şirketimizin itibarını zedeleyen yayınlar hukuka aykırıdır. Size 24 saat veriyoruz. Yayını kaldırmanız ve yalanlama yayınlamanız halinde konuyu sulh yoluyla çözebiliriz. Aksi halde savcılığa suç duyurusunda bulunulacak, mahkeme yolu açılacaktır."
Gözleri Defne'nin yüzünde gezindi; orada bir yıkım planı okundu. "Burada ne istiyorsunuz, Avukat Bey? Sadece doğruyu söylemeye çalışıyorum. İnsanlar bunu bilmeliler."
"Hakikat" kelimesi Selim'in ağzından tuhaf bir yankıyla çıktı. "Hakikat de hukuka tabidir. Eğer elde ettiğiniz belgeler izinsiz edinilmişse, suç oluşturur. Hırsızlık, bilgi hırsızlığı, ticari sırların ifşası..." Selim kelimeleri köşeye sıkıştırılmış bir avuç gibi sıraladı. "Bunların hepsi ağır suçlara neden olabilir."
Defne gülümsemeye çalıştı; başarısız oldu. "Ben hiçbir şeyi çalmadım. Kaynakla ilgili şüpheleriniz varsa beni mahkemede çürütün. Bir savcı varsa buyursun gelsin."
Selim yüzünde zarar verici bir tebessümle eğildi. "Savcı çok istekli olur. Maddi zarar ve itibar kaybı ciddi. Ayrıca sosyal medya dediğiniz mecralarda bir kişi çok çabuk linç edilir. Bizim tarafımızdan yapılacak bir açıklama sizin geçmişinizdeki bazı durumları gün yüzüne çıkarabilir; bu kadar basit."
Dudaklarının kıyısından sızan tehdit okunuyordu: Biz sizi savunmayız, biz sizi parçalarız.
Defne'nin aklı geçmişe kayan küçük anılarla doldu — üniversitede geceleri çalışan kız, gaz lambası gibi yanan kirasız evler, bir maaşın yetmediği sabahlar. "Geçmişte" diye fısıldadı, "benim de zayıf noktam var. Ama bu gerçeklerin üstünü örtmez."
Selim bir adım daha attı. "Sessiz kalmak sizin için daha kârlı olur. Alternatif, yasal olarak aylarca sürecek ve maddi açıdan sizi bitirecek bir dava. Ayrıca kamuoyu önünde anlık bir imaj savaşı başlar; sponsorlarınız, takipçileriniz... herkes gider. Bunu istemezsiniz."
Dışarıdaki yağmur pencereye vururken, içinde bir uğultu oluştu; komşunun televizyonundan gelen haber sesi, alt kattaki çocukların bağrışları bir araya gelince Defne'yi daha da küçülmüş hissettirdi. Avukatların sözleri bir örümcek ağı gibi sarıyor, çıkışı tıkıyordu.
O anda telefonunun ekranı tekrar titreşti. Bildirimlerin kesintisiz halı gibi döküldüğü ekranda bir numara belirdi; rehberde kayıtlı değildi. Ama ekranda, sanki bir damga: "Karahan" yazısını gördü. Gözleri kısıldı; kalbi bir şimşek gibi tekledi.
Selim, Defne'nin ekrana bakışını fark etti, dudaklarında kısa bir zafer tebessümü belirdi. "Görüyor musunuz?" dedi. "İster kabul edin, ister etmeyin; bu işin bir sonu olacak. Karahan Bey şahsen devreye girmeye karar verdi. Size daha nazik olamazmış gibi davrandık; fakat kararlar yukarıdan geliyor."
Defne telefonunu eline aldı; ekranın parlaklığı yüzünü beyaza boyadı. "Numara Karahan mı?" diye sordu, sesi ince bir tel gibi gerildi. Selim kısa, keskin bir baş hareketiyle onayı verdi.
Kapı zili o anda çaldı — uzun, tek bir nota gibi. Çınlak metal sesi, apartman boşluğunda yankılanırken Defne'nin tüm bedenine bir titreme yayıldı. Sekiz metre ötedeki sokaktan geçen bir kamyonun fren sesi, yaşadığı dünyanın gerçekliğini anımsatır gibi geldi; ama daha baskındı, sanki kapı zili o an onun yaşamını ikiye bölecekmiş gibiydi.
"Aramalar yapıldı," dedi Selim, "karar bekleniyor. Biz dışarıda bekleyeceğiz. Lütfen ev sahibi olarak davranın."
Defne derin bir nefes aldı; yağmurun kokusu, kağıdın iğneli soğukluğu, ağzının kuruluğu. Tüm bu detaylar bir film karesinin içindeymiş gibi birbiriyle çarpışıyordu. Kapının çentiği altında ayağı sürtünürken, parmaklarının titremesi daha yüksek bir nota çıktı.
Telefon tekrar titredi. Ekranın ortasında, beyaz harflerle: KARAHAN. İsim sabit, hareketsiz, bir damga.
Defne bir adım attı, kapıya doğru ilerledi. Kalbi göğsünden fırlamak üzereydi. Bir yandan aklı hesap yapıyor, "Açarsam ne derim? Açmazsam nasıl üstesinden gelirim?" diye sorular üşüşüyordu. Bir yandan da bedeninin derinlerinden gelen bir inat yükseliyordu: "Hayır. Pes etmeyeceğim."
Selim arkadan baktı, yüzünde yeni bir soğuk ifade. Arkasındaki iki kişi telefonun ışığında bir gölge gibi duruyordu. Kapı zili tekrar çaldı — bu sefer birkaç hızlı vurgu, net ve sabit. Aynı anda telefonun ekranındaki isim yanıp sönmeye başladı; çağrı, dolar gibi ağırlaştı.
Defne elini kapı tokmağına koydu. Parmağı soğuktu; derisi metalle temas edince küçük bir elektrik hissetti. Yüreğinin derinliklerinde bir düğüm çözüldü ve aynı anda daha da sıkıştı. Dudaklarının kenarında bir kelime belirdi ama boğazında düğümlendi; "kiminle konuşacağım?" dedi kendi kendine.
Telefon titredi; ekranda "KARAHAN"—büyük, kesin, reddedilemez. Defne gözlerini kapatıp bir saniyeliğine geçmişini, annesinin yüzünü, borç bildirimlerini, Halil'in ifadesini, USB'yi gördü. Her şey bir anlam kazanmıştı; ya teslim olacaktı ya şahit olup yıkımın ortasına atılacaktı.
Kapı zili bir kez daha çalındı. Bu kez daha yakından, daha ısrarla.
Defne tokmağı çevirmeye başladı. Parmaklarının ucunda bir gerçekle yüzleşme eşiği vardı; telefon çalıyor, adı ekranda kaynarcasına duruyordu. Bir yudum hava aldı. Kapı açılırken, ekranın parıltısı son bir kez Dalga gibi yüzüne vurdu: KARAHAN.