NoveliqaNefret Sözleşmesi / Yakınlaşma :0%
Log in

Chapter 17

Yakınlaşma

Gecenin soğuk kulaklarına çalınan o ses daha canlıydı hâlâ; bir yankı gibi omzumda duruyordu: "Bunu bitirelim."

Kiminle konuşuyordu?

Cevap, cep kayıt cihazımın küçük kırmızı ışığında titreşiyordu. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Soğuk, titremekten çok başka bir şeydi; damarlarımın içinde bir buz hançeri geziniyordu.

Arkamda bir ayak sesi. Adımların ritmi, Emir Karahan’ın adımlarına karıştı; yakın, kontrollü, tehlikeyi hesaba katmış bir hız.

Omzumda elinin ağırlığını hissettim; kumaş ıslaktı, deri eldivenin parmakları hafifçe bastırıyordu. O ağırlık, duvara yaslanmış bir sığınak kadar somuttu. "Kayıt var mı?" diye fısıldı.

Sesinin içinde ecnebi bir soğuk vardı. Ama elleri—elleri sıcak görünüyordu. Parmağının ucuyla küçük kırmızı ışığı işaret etti. Cevap veremedim. Nefesimi içime çektiğimde göğsümden bir hıçkırık gibi çıktı; sesim ortaya dökülmeye korktu.

"Sürpriz istemiyorum," dedi. Sözleri açıktı ama gözleri bir şey söylemedi. Gözlerinin köşesinde bir düşünce vardı; onu her zaman gizlediği bir düşünce.

Dar sokak arabaların körük sesiyle inledi. Yağmur aynı anda iri tanelerle çalıyor, asfaltı cilalı bir aynaya çeviriyordu. Işıklar şeritler halinde aktı; araba farları, bir dükkân tabelası, uzaktaki billboardun solgun yüzü.

Bir gölge ortaya çıktı. Kuyruklu bir ceket, elinde sigara, ağız köşesinde pek hoş olmayan bir gülümseme. Gölge durdu; sigara dumanı geceyi daha keskin yaptı.

"Defne Aksu?" dedi gölge. Sesinde samimiyetten çok bir emir vardı.

Kalbim bir tokmak darbesiyle daha sert attı. "Neden..." diye başladım, ama sesi kesildi. Gölgede üç kişi daha belirdi. Hepsi karanlığa uyanmış birer heykel gibiydi.

Emir öne çıktı, bir refleks. "Gecenin nerede dolaştığını bilmeden konuşursun," dedi. Sesi kumlu, ama keskin.

Gölge sigarayı yere attı, teker teker ayakkabısının altını bastı. "Tam da onu istiyoruz," dedi. "Bunu bitireceğiz."

O kelime tekrar çalındı—aynı cümlenin soğuk tekrarı. Bunu bitireceğiz.

Birinin kolu göğsüme değdi. Soğuk bir çelik dokunuş gibi—bir bıçak mıydı? Kafam bulanıklaştı, gözlerim bir an için siyah kenarlandı.

Emir önünde bir kalkan gibiydi. Tek bir hamleyle iki adam arasında bir duvar oluşturmuştu. Omzunun kıvrımında yağmur suyu toplandı, yakasının kenarı kirli bir beyaz çizgi bıraktı.

"Siz kimsiniz?" diye sordum. Sesim çakıl taşına vurmuş ince bir mercek gibiydi; kırılgan ama net.

Gölge gülümseyip, "Karahan için çalışıyoruz," dedi. "Sizinle kısa konuşacağız. Sonra işimiz bitecek."

"Benimle mi?" Emir soğuk bir gülümseme gösterdi—tıpkı camın parçası gibi keskin. "Benim işim bitmez."

Adam öne atıldı. O an her şey yavaşladı; yağmurun sesi ile kalp atışlarımın ritmi birbirine karıştı. Ellerim cebimdeki kayıtın titreşimini hissetti; küçük kırmızı ışık sanki bir kalp atışı gibi atıyordu.

Kademe kademe yaklaşırken Emir gözlerini benden ayırmadı. "Seninle konuşuyorum," dedi bir noktada, ama sanki kendi kendine söylüyordu. "Beni dinle. Konuşma."

Adam bir adım daha attı. Parmağında bir yüzük vardı; yüzüğün üzerinde hareli bir taş. Bir nişan yüzüğü müydü, yoksa bir işaret mi? Anlayamadım.

"Defne Aksu," dedi gölgelerden biri, "elinde olan işimize zarar veriyor."

"Orada bir ses var," dedi diğeri. "Bir kayıt."

Kayıtın ışığı sanki daha parlak oldu. İçindeki bilgi, bir avuç şimşek gibi parlıyordu; tutulursa yarar, yayılırsa felaket.

Emir bir adım fırladı. Hareketi jagged, planlıydı; iki kişinin hareketini aynı anda durdurdu. Birinin kolunu yakaladı, bileğini kırdı gibi bir basit refleksle sarsıldı. Diğeriyse geri çekildi; gözlerinde anlık bir korku parıldadı.

Yere bir zarf düştü—renk solmuş, köşeleri ezilmiş. Zarfı yere bırakan kimdi? Orada durdu, yağmur zarfın yüzüne vurduğunça kabarcıklar oluştu, mürekkep dağılıyordu. Bir an için zarfın üzerinde bir şey yazılı olduğunu gördüm—bir isim ya da bir adres—ama yağmur her şeyi bulanıklaştırıyordu.

O anda bir çelik şıngırdaması duyuldu. Keskin bir çığlık, kısa ve içi boş.

Bir adam bıçağını çekti. Hareketi bir çakıl taşının çakması gibi keskindı; ışık bıçağın üzerinde sekerek daha da tehlikeli görünmesini sağladı.

Emir arkamdan beni itti. Omuzları bana çarpıp beni duvara doğru yatırdı; yüzüm soğuk tuğlanın kokusuyla doldu. Parmak uçlarım duvardaki nemi kazırken, dünya hafifçe öne eğildi.

Bıçak adamın elinde savruldu. Altın rengi yüzüğün altında titreyen damarlar vardı. Gitgide yaklaşırken bıçağın ucu bir anlık bir yıldırım gibi parladı—sonra boşluğa gömüldü. Ne bir gövde ne de bir torba; sadece bir zarf—bizim zarf—bıçakla delindi.

Mektup patlamış servetlerin, sırların ve tehditlerin somutlaşmış bir parçası gibi yerde duruyordu. Üstündeki delikler sivri, dağınık bir çiçek gibi açılmıştı. Mürekkep, bıçak izlerinin arasından kan rengiyle karışarak damlıyordu; ama o kan mürekkebindi mi, yoksa gerçek kan mı bilemedim.

Bıçaklı adam geri çekildi; bıçağı bıraktı. Bu hareket, bir tehditten çok bir gösteriydi—gösteren: "Bunu okuma."

Emir bir adım öne attı, bıçağı kaptı. Parmaklarını kanın soğuk nemine değdirdi. O an eli titredi; en küçük bir tereddüt bile simetrik yüz hatlarını bozdu. Bıçağı tutuş biçimi bir avcının değil, bir şeyleri koruma biçimiydi.

Defne, yüzünden okunur bir şey vardı—şaşkınlık ve öfke. "Bu... bu ne?" diye sordum. Kayıt cihazımı unutmuştum; cebimdeki titremenin yerini şimdi korkunun yere doğru akan damlaları aldı.

Emir diz çöktü; zarfı yerden aldı. Parmaklarıyla mürekkepli köşeleri tuttu. Deliklerin kenarında mürekkepten daha koyu bir şey vardı; taze, parlak.

"Hızlı," dedi.

"Gideceğiz mi?" Gözleri bana döndü. Hayret verici bir açıklıkla bakıyordu—artık stratejistler değil, yalnızca iki insan vardı.

Aydınlık bir meydanın ortasında değiliz; ama o bakışta bir meydan vardı; birbirimize tek başımıza kaldığımız bir meydan.

"Hayır," dedim. Sözlerim bir çeşit meydan okuma taşıdı. "Kayıdı alacağım. Tanık bulacağım. Bu kez kimse beni durduramaz."

Emir dudaklarını kıstı. Dudaklarının arasından çıkacak sözlerin zehirli olabileceğini biliyordum. Hem söyleyeceği hem de söylemeyeceği çok şey vardı. Gözlerinin yeşili yağmurda daha koyu bir hal aldı.

Tam o an uzak bir korna çaldı. Sokaktan bir araba hızla geçti; camından bir yüz göründü; kısa bir bakış, sonra karanlığa karıştı. Risk büyüdü. İnsanlar bizden kaçıyordu ya da gözümüze göz yaşı koyuyordu; karar veremedim.

"Yapma," dedi Emir aniden. Sesindeki emir daha düşük, ama daha kesin. "Kayıtı al, ama mektubu burada bırak." Elini zarfın üzerine indirdi ama çekildi.

Kafamda pek çok parçalanmış düşünce çarpışıyordu. Neden mektup, kayıtla aynı değildi? Neden birini alıp diğerini bırakmalıydım? İçimdeki paralegal mantık bağırdı; kanıt bütünlüğü, zincirleme deliller... ama başka bir ses daha vardı—eski bir hafıza belki—"Bazen bazı şeyler yok edilmeli." Bu ses Emir'e ait gibi duruyordu.

Adımların hızı arttı; gölgeler etrafımızda dönmeye başladı. Bir kavgayı ucundan hissediyordum. Emir önümde bir duvar olarak dikildi. Bir adam onu itti; Emir dengeden inmedi. Ama bireysel bir darbe almıştı; göğsüne vuran bir şey, bir acı dalgası gibi yüzünü buruşturdu. Omuzlarından birisi kıpkırmızı oldu; kumaşın içinden deri kırgızlıkla görünüyordu.

Kan mıydı? Değildi. Boya gibi bir şey, ya da mürekkep. Ama gerçek bir acı da vardı; eli ile göğsünü tuttu. Parmakları titriyordu.

"Git," dedi. Bu kez sesinde emir değil yalvarma vardı. Gözleri barındırdıkları hesapları bir kenara itmiş gibiydi.

"Gidemedim," diye fısıldadım. Kayıt cihazı hala sıcak mıydı, yoksa kalbim mi öyle çarpıyordu bilmiyordum.

Emir bir iki adım geri çekildi, zarfı elinin içinde sıkı sıkı tuttu. O an yüzündeki çizgiler başka bir portre çizdi; sadece korumaya giderken açığa çıkan, kırılgan bir yüz vardı.

"Gözünü kapa," dedi bana. Elleri omuzlarıma indi; o hareket aynı zamanda bir emrimsi yaklaşıktı. Göz kapaklarım ağırlaştı. Yağmur biraz daha hızlandı. Düdüğün sesi, uzaklarda yalnız bir gemi düdüğü gibi kayboldu.

"Ne yapıyorsun?" fısıldadım. Sesim zar zor çıktı; dudaklarım çatlıyordu.

Emir başını eğdi. Üst dudağının kenarında bir çizgi belirdi; bir şeyin damlası mı, yoksa dua mıydı anlayamadım. Tam o an bir bıçak parıltısı daha gözüme çarptı. Bir adam tekrar ileri atıldı—ama bu kez Emir çok daha hızlıydı. Adama vurdu; adam geriye düştü. Yumruk değil, bir mühendis hassasiyetiyle hesaplanmış bir itmeydi; adamın dengesi bozuldu, bir çöp tenekesine çarpıp yere yığıldı.

Zarf hala Emir'in elindeydi. Deliklerden sızıntılar var; bir şeylerin yazısını görüyordum—kelimeler yarı silik, yarı kan gibi akmış. Bir isim vardı belki de. Elindeki parşömenin köşesini kibarca kapattı. Parmağı mektubun üstünde kısa bir süre titredi; gözleri dalıp gitti.

Sonra aniden ceketinin iç cebine eğildi. İç cebin ağırlığı, o anda bana güvenin tanımını değiştirdi. Zarfın soğuk kenarları onun avucuna değdi; parmaklarıyla bir kez daha üzerinden geçti.

Benim içimde de bir şey yere düştü; bir sınırın, bir duvarın taşları. Emir o zarfı cebine koyarken bana dönmedi. Cebin kumaşı hafifçe kabardı; bir dikişin altından mektup şekli belli belirsiz görünüyordu.

"Emir..." dedim, ama kelime boğazımda kaldı. Bir soruyu sorguladım; bir suçlama, bir yalvarış, bir davaydı tüm aynı anda. Neden cebine koydu? Neden bunu sakladı?

Yağmur altında, iki gölgenin arasında, o mektup şimdi onun karın boşluğuna yakın bir yerdeydi; vücudunun sıcaklığı ile ıslanmış kâğıdın birleşmesi arasında bir sır saklanıyordu.

Emir elimi tuttu. Sıkması sertti ama dokunuşunda başka bir şey daha vardı; bir koruma içgüdüsü, bir tür pişmanlık belki. "Saklıyorum," dedi sadece. Sesi boğuk, uzak.

"Ne saklıyorsun?" diye sordum. Sorunun cevabı hem bir hayat kurtarabilirdi hem de bir hayatı yok edebilirdi.

Cevap vermedi. Sadece başını salladı. Gözlerindeki odak değişmişti; artık dışarı değil, içeri bakıyordu. İçinde bir hesap, bir muhafaza vardı; o an her şey tıkandı.

Aramızdaki mesafe bir santim gibi eriyordu. Yakınlığın ağırlığı nefesimizde bir iz bıraktı; Emir'in teni ıslaktı, sakal kökleri yağmur damlalarını topluyordu. Hava bir anda yoğunlaştı; etraftaki tehlike hâlâ vardı ama o sıcak temas etrafı sessizleştirmişti.

"Çekil," dedi bir ses arkadan. Gölgenin lideri tekrar belirdi; ama bu kez Emir tek başına durmuyordu—cesur bir adam, korkusuz. Gölgelerin arasından birkaç adım daha çıktı.

Emir bir adım daha öne çıktı; zarfın kabartısı ceketinin altında görünüyordu, bir kabarıklık gibi. Parmağı cebinin ağzını kapattı; o hareket bir kilit gibi durdu.

"Senin yerine ölürüm," dedi sonra. Sözün soğukluğu, bir sır gibi düştü. Bir tehdit değil, bir vaat gibiydi.

Sözlerim dudaklarımda bir şeyleri parçalamıştı. "Bunu söyleme," dedim. Neden böyle bir şey söyledi? Neden koruyordu? Neden cebine koyuyordu o bıçaklanmış mektubu?

Ve o sırada, Emir elinin içindeki zarfın köşesini bir kez daha sıktı. Mürekkep hâlâ ıslaktı; deliklerden görünen karanlık, bir parça gecenin ta kendisiydi.

Arkamızdaki gölgeler bir adım daha attı. Şehrin ışıkları bir kez daha saplandı. Asfaltın üzerinde su damlaları vuruldu.

Emir bana daha sıkı sarıldı. Yakınlığı, beklenmedik bir şeyin başlangıcı gibiydi—korurken sınırların bulanıklaştığı, düşmanla arasında eskiden olmayan bir bağın örüldüğü bir başlangıç.

Sonra, tam bir sessizliğin eşiğindeyken, Emir elini cebine doğru bastırdı ve zarfı tamamen içine çekti. Ceketinin içi hafifçe kabardı; deliklerin kenarları hâlâ görünüyordu ama zarf artık görünmüyordu.

Bıçaklanmış mektup, şimdi onun karnına yapışık bir sır gibi duruyordu—ve ben dudağımda bir soru ile kaldım: Korurken Emir neden bıçaklanmış bir mektubu cebine koyar?