Chapter 16
Saldırı başlamıştı. Hedefe giden yol çizilmişti. Ve şimdi, en zayıf anımda, en güvendiğim ilişkilerimden birinin de bu çizgide yer alıp almadığını bilmiyordum.
İçimde bir buz parçası kıvranıp yayıldı; midemde düğümlenen soğuk, nefesimi kesti. Parmak uçlarım titredi; telefonun soğuk camını kavrarken izler bıraktı.
Rıza Tekin düşüncesi, bir iğne gibi saplandı. Emir’in en yakın danışmanı. Gülüşü güven verirdi, gömleğinin manşet düğmesini düzeltirken söylediği laflar; "Defne hanım, bu işi beraber çözeceğiz" demişti bana daha dün gibi.
Dün artık bir gün değil, bir şüpheydi. Rıza'nın isminden daha çok, o ismin arkasındaki ellerin ne kadar kirli olabileceği beni yokluyordu.
Ajda’yı aradım. Hattın diğer ucunda bir süre sessizlik oldu; sonra en sevdiğim kesin ses: "Gel, anlat."
Ajda’nın dairesinin ışıkları sokağa renk veren bir işaret gibiydi. Kapıyı açtığında saçları kafatasına yapışmış, gözleri uykusuzluğun altı çizilmişti. Kokusunda kahve ve aşırı endişe vardı.
"Rıza?" diye sordu. Kelimeyi tatsız bir metal gibi ağzında çevirip bıraktı. "Ne yaptı şimdi?"
"Saldırı başladı." Sesimi duvar gibi duydum; bir daha tedirgin bir şey söylemem gerekiyordu ama cümle yalnızca pırıldadı. "Ve listede adı var."
Ajda, masanın kenarına ilişmiş eski bir dizüstü kapağını açtı. Ekranda isimler, damgalar, banka dekontları… Hemen sonra parmağını izletip beni dinledi: "Güvenilir midin yoksa çıldırmış mısın? Seninle mi oynuyorlar, Defne? Buna hazır olmalısın."
Hazır değildim. Kimse hazır değildi ama hazırlık yapmak zorundaydım. "Bana ofisinden bir ulaşım izi ver," dedim. "Toparlan. Bu gece onu takip edeceğim."
Ajda, göz kırpmadan doğru dosyaya tıkladı. Birkaç tuş, birkaç parola; Rıza'nın ajandası ekranda belirdi — toplantılar, akşam yemekleri, 'özel görüşme' notları. Saat 23:10, Karaköy rıhtımı arkası: "Liman Yanı."
Ajda başını iki yana salladı. "Mümkünse bunu bırak. Karahan'ın adamları senin etrafında bir ağ kurmuş durumda. Bir kere yakalanırsan…"
"Seni dinlemiyorum." Cümle kısa, keskindı. Kafamdaki öfke, sinir sistemine elektrik gibi yayıldı. "Bunu bilmem gerek."
Ajda, yüksek bir kaç sene tanıklık etmiş gibi gözlerini kapadı. "Tamam. Mikrofonunu al. Mikro küçük olur: bir ses kaydedici bırak, ondan alırım. Ama saklan, Defne. Saklan."
Gece Karaköy’e inen yağmur, şehrin taşlarını parlatıyordu. Işıklar kırık aynalar gibi suya düşüyordu; taksi farları çizgiler çiziyor, martılar geceyi kesti. Elde tek bir görev vardı: Rıza’nın kimlerle konuştuğunu öğrenmek.
Karaköy rıhtımına varınca, göğsümün içinde bir davulun ritmi attığını hissettim. Adımlarım bilinçli, ama dizlerim titriyordu. Bedenimde hala saldırı sonrası kalan bir uyanıklık vardı; kulaklarım her sesi büyütüyor, rüzgârın taşıdığı şüpheli bir tıkırtıya kadar öne eğiliyordum.
Rıza, iyi ütülenmiş bir paltoyla adım attı. Her hareketinde hakemin düdüğü gibi bir disiplin vardı. Dudaklarını yalıtılmamış bir sigaraya sürmüş, sonra sigarayı iç cebine sıkıştırmıştı. Yüzünde o bildik yarı gülümseme; ama gözleri suskun taş gibiydi.
Onu takip ettim ama uzak olmadım; iki sokak arası, dilenci bir çöp konteynerinin gölgesi. Telefonumun mikrofonunu açtım, ceketimin içine soktum. Ajda'nın verdiği küçük kaydedici de ayak ağrısı olmadan cebimdeydi; modern casusluktan kalma ev eşyaları.
Rıza, liman kenarında tek başına durdu. Telefonunu çıkardı; numarayı tuşladı. Işığın altında yüzüne düşen çizgiler, yaşadığı gerilimi gösteriyordu. Beklerken ellerini ovuşturdu; konuşmadan önce birkaç derin nefes aldı.
Kelimeler, rüzgârla birlikte bana gelmedi; sadece heceler geldi, kesik ve kontrollü. İlk ses, Rıza'nın kendi sesiydi — tanıdık, sıcak sayılabilecek bir tonda, fakat kalın kenarlı ve dikkatli. "Evet," dedi. "Evet, plan başladı. İlerleme var."
Karşındaki ses, aheste bir fısıltıydı; telefon hattından gelen yabancı bir akıntı gibiydi. "Ne kadar ilerledi?" diye sordu.
Rıza, gözlerini denize dikti. "Küçük patikalar kapandı. Medya meşgul edildi; yönlendirmeler hazır. Nişan süreci stabil. Defne kapanacak boşlukları var ama yönetilebilir."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Nişan süreci. Sözleşme… O sözcük, bir balyoz gibi kafama indi. Parmak uçlarım soğudu; kaydırıcı bir korku vücudumu meşgul etti.
"Emir'e mi raporlayacaksın?" diye sızdı kısık ses. Soru patlayacak gibiydi.
Rıza, cevap vermeden önce gülümsedi, ama gülüşü kameranın lensi gibi soğuktu. "Gerekirse, E'ye varırım." E, E. Kısa, net. Emir'in isminin harfine benzer bir dudakta bıraktığı iz. Ama aynı zamanda başka şeylerin de baş harfleri olabilirdi.
Diğer ses güldü; kırılgan bir titreme vardı. "Bunu bitirelim. Bizim taraf için bu hayat meselesi, Rıza. Senin taraf için de."
Rıza'nın sesi bir an daha sessiz kaldı. "Tamam. Bu gece bitiyor. Sözleşme hazır. Gereken evrak teslim edildi." Cümle, bir kapı kapanışı gibi sonlanıyordu.
Kelimeler bitiyor gibi oldu; rıhtımın uzaklarından gelen bir yük gemisinin düdüğü buharın içinden süzülüyordu. Adımlar yaklaşmaya başladı — birileri geliyordu.
Benim kalbimde başka bir şey çalmaya başladı: ihanetin ritmi. Rıza'ya ait ses kayıtlarında bir masumluk yoktu artık; kelimeleri musluğun altında tıkanmış zehirli bir su gibiydi. "Gereken evrak teslim edildi." Kimlere? Ne evrakı?
Bir gölgede bir hareket hissettim. Rıza telefonunu kulağından alıp etrafa bakındı. Gözleri, ben siyah giysiler içinde dimdik duran bir insan silüetine takıldı. Midemde bir sıçrama — fark edildiğim düşüncesi.
Ama o sadece kısa bir bakış attı; bir iki saniye daha sonra tekrar telefona döndü. Sanki bir yansıma görmüş, ama kararını değiştirmişti. Kısık bir tık takıldı; konuşma devam etti.
"Bu sefer kimse dışarı sızdırmayacak," dedi karşı taraf. "Kimse öğrenmeden… hiçbir detay dışarı çıkmayacak."
Rıza, bir hırıltı gibi bir gülümseme bıraktı: "Endişe etme. Eskiden beri bu işin içindeyiz. Kontrollüyüz."
Cümlelerin içinde bir şey çarpıldı kafama: "Eskiden beri." Bu, tek seferlik bir hata değil, alışılmış bir düzenin parçasıydı. Ve şimdi ben, o düzenin ortasında bir düğmeye dokunmuştum.
Kaydedici telefonumda ışık titredi; sabırsız, hızlı. Parmaklarım umarsızca açma düğmesine bastı, kaydı daha net almak için telefonumu biraz daha yaklaştırdım. Konuşmanın arkasında, uzak bir kahkaha kaldı; ses ne erkek ne kadın diye tanımlanamaz bir ton aldı.
"Tamam," dedi Rıza. "İmza ve belgeler, yarın sabah iki saatlik pencere içinde imzalanacak. Her şey planlandığı gibi giderse, Defne kapanacak. Ve senin dediğin her şey… yok olacak."
Yok olacak.
Tekrar o buz parçası. Bu kez daha da soğuktu. Her kelime bir çiviydi; ailemin itibarını kurtarmaya çalışırken nasıl da bir çarkın dişleri arasında öğütüldüğümü gösteriyordu.
Konuşma sonuna doğru, diğer ses bir isim fısıldadı. Kelime, bir mumun altındaki gölge gibiydi; tam duymaya çalıştığım anda yutuldu. İki hece; ilk hece dudaklarımda tanıdık bir çan çaldı ama sonraki hece sis içindeydi.
"—K." diye duyduğum gibi oldu. Harf, tek bir tırnak gibi keskin. "K... ile halledin."
K. Kimin baş harfi K olabilirdi? Kibar bir kod mu? Kitabın kapağında bir ipucu mu? Ya da gerçekten Emir'in farklı bir isimle anıldığı bir iç kod?
Rıza konuşmayı bitirirken omzunu silkti; telefonunu kapattı. Cepteki titremenin sesi uzaklaştı. O an benim içimde bir şey çöktü; yüzümden bir maske parçası düştü.
Yaklaşan adımlar bir kez daha duyuldu; bir araba kapısı çarpıldı. Rıza, hızla palto düğmelerini düzeltip uzaklaştı. Yürüyüşü yine düzgün, konuşması bıçak gibi planlıydı. Sanki bu gece öğütülecekler listesinde o sadece bir taşıyıcıydı.
Ben kapkaranlıkta kaldım. Telefonumun kaydettiği birkaç dakikayı tekrar dinledim; çalmayan bir telefon gibi sessizlikti. Ancak kaydettiğim sesin dalgaları dalga dalga ekranda titriyordu. Ajda'nın parmakları bir klavye üzerinde dans ediyordu; kafasını kaldırıp bana baktı ve gözlerinde yeni bir şey belirdi: hesaplanmış bir korku.
"Dinle." Ajda konuşmadan önce kulaklıkları bana verdi. Ses, kulaklarımı doldurdu; rıza'nın kelimeleri, küçük bir tünelden geçen ses gibi gelecekti. Her "nişan", her "evrak" bir harita parçasıydı.
Kayıt durdu. Bir tık. Sanki zaman sensörün durduğu yerde kilitlenmişti. Dalga formu küçülen bir yıldızdı; küçük bir gizem.
Ajda kafasını iki yana salladı. "Bu… iyi," dedi. Sesi yavaş ve ağırdı. "Ama bu sadece bir parça. K, E, her neyse. Ama kayıt var. Bunu temizlemeliyiz."
"Temizlemeli miyiz?" Kelime mırıldandıktan sonra üzüntüyle karışık bir öfke çöktü üzerime. "Bu bir ihanet."
Ajda gülümsedi; gülüşü tenhalarda sertti. "İhanet, evet. Ama bu artık bir delil."
Rıza'nın son kelimesi kulaklarımın arkasında yankılandı: "Bunu bitirelim."
Beni bitirmek istediklerini anladım. Ama bir şeyi de fark ettim: artık elimde bir kayıt vardı. Bir ses. Bir ipucu. Bir soru.
Ve o soru, gecenin soğuk kulakları arasında bir yankı yaptı.
Kiminle konuşuyordu?