NoveliqaNefret Sözleşmesi / Gece Baskını :0%
Log in

Chapter 14

Gece Baskını

"İlk kelimeyi okudum—"

Sakla.

Kelime dudağımın arasında ağırlaştı, küçük bir kaya gibi indi göğsümün üzerine. Kağıdın kenarından parmak uçlarımla sıyrıldım; mürekkebin kokusu kurumuş çay yaprağı gibi hafifçe boğazıma değdi. O an odanın sesi daha yüksek geldi: saatin tıkırtısı, buzdolabının derin bir homurtusu, apartmanın arka duvarından gelen suskun bir rüzgâr.

Sakla.

Emir Karahan'ın imasına bir davet miydi bu? Yoksa başka birinin acil emri? Neden bana bunu söylemiş olmalıydı? Neden notu bıraktı? Sorular birbiri üstüne binip boğazımı sıkarken, parmaklarım titredi; titreme kâğıdın kıvrımında çizgi çizgi kalmıştı.

Ayakta duramadım hemen. Sehpanın çekmecesinden o ahşap kutuyu çıkardım; üstünde çizilmiş ince bir kartal figürü, kapağında eski bir şekildendi. Dayanamazdım; hazırlıklı olduğum her şeyi bu iki avuçta saklıyordum. Kutuyu açtım ve içindeki havanın kokusunu içime çektiğimde, yıllardır biriktirdiğim korku ve umut dalga dalga vücudumu sardı.

Boş değildi. Küçük zarflar, bir USB, bir dolma kalem—ama en derinde, yanında katlanmış bir kağıt daha vardı. Hızla çekip çıkardım; üzerine el yazısıyla birkaç satır; ama ilk kelime "Sakla" idi. Devamı mürekkebin kenarında silikleşmiş bir tehdit gibiydi: "Sakla. Kimseye söyleme. Yoksa her şey...".

Dizlerim aniden yumuşadı. Her şeyin çizgi çizgi birbirine girdiği anlar olur; işte o andı. Evimin içindeki her gölge şüpheli, her tıkırtı planlı bir hamle gibi görünmeye başladı.

Geceydi ama İstanbul uyumuyordu. Pencereden sızan sokak lambasının sarı ışığı, perdemin arasından uzun çizgiler halinde süzülüyordu. Hava serindi; yağmur gelmiş, sonra durmuştu; dışardaki kaldırımlar ıslaktı, şehir kuru bir nefes almış gibiydi. Bense kutuyla, notla, kendimle yalnızdım.

Telefonum titredi. Ekranda Ceren'in adı—yutkundum, açmadan önce derin bir nefes aldım.

"Ne oldu?" Ceren'in sesi her zaman olduğu gibi hızlı ve değişkenti, ama içinde bir titreşim vardı; tedirginlik.

"Not... bir not buldum." Sesim çıtkın, uzak. "Sakla diye yazıyor. Kutuda bir şey var, Ceren."

"Kutuda ne var?" diye sordu o, kelimesini çiğner gibi, sabırsız.

Bilgiyi ağzımda yuvarladım, tadı acıydı. "Bilmiyorum... Bilmiyorum muamması," diye yuttum. "Burada bazı evraklar, bir USB… ama…"

"Git, Defne. Güvende ol." Ceren iki kelimeyi yüksek sesle söyledi; sanki komut veriyormuş gibi. "Seni dinliyorum, ne yapıyorsun?"

"Kapıyı iki kere kilitledim," dedim. "Pencereler kapalı. Ama…"

"Bekle, ben geliyorum." Ceren'in sesi daha sertleşti. "Birkaç dakika içinde oradayım."

Onun 'geliyorum'u bir güven ipliği attı; öylece sarıldım o küçük, titrek umuda. Evi kontrol ettim, her çekmeceyi, her defteri,, lambayı yaktım, söndürdüm; kendimi kasıp kavurarak bir güvenlik rutini icat ettim. Her adımı duyuyor gibiydim; duvarların arkasında bir şeyler hareket ediyor sandım.

Saat ikiye doğru, Cerenin anahtarının kapıda hafif bir tıklamasıyla irkildim; kapıyı açtım. İçeri girerken gözleri etraftaki düzensizliğe takıldı; yüzündeki ifade niyeyse daha çok korkuya benziyordu. Yanımda bir termos ve üç kahve; bana bir kahve uzattı, elleri titriyordu. Oturduk, konuşamadık, sadece içtik; dışarıda şehir yine kendi ritmine döndü.

"Sabaha kadar başında beklerim," dedi Ceren nihayet. "Hiçbir şey yapma."

Uyku bir anda geldi. Yorgunluk ağır bir battaniye gibi üzerime çekildi. Kutuyu başucuma koydum ve daha iyi uyur gibi görünmek için göz kapaklarımı kapattım. Not cebimdeydi; mürekkebin hafif izi cildime soğuk bir iz bırakıyordu.

Gece bir ara rüya ile gerçek arasında asılı kaldım. Ayak bileklerimde bir ağırlık, pencere camında bir gölge; sonra camın tıkırtısı.

Pencereden gelen metalik bir ses, deri eldivenli bir elin cama dokunuşu gibi nazikti ama amansızdı. Gözlerimi açtım; kalbim akciğerlerime çarpa çarpa atıyordu. O anın gerçekliği o kadar netti ki nefesimi tutmadan hareket edemedim. Cerenin hafif horlaması duyuluyordu; her şey normalmiş gibi.

Tık.

Tıkırdama ikinci kez, daha cesur, daha emin.

Yavaşça doğruldum. Karanlık bir silüet koridora doğru sürünüyordu; kapının kilidinin yanında bir elfa varmış gibiydi. Birinin kapıyı açtığı anın o ince çizgisiydi—içi dışı birbirine karışan bir an. Kapı aralığından bir gölge süzüldü; sessiz, pürüzsüz. Profesyoneldi. Ayak bileklerine kadar dökülen bir pantolon, başında düşük bir bere, işte o klasik gece işi hırsız silüeti.

Kalbimi zemine bırakmak üzereydim. Her şeyle onun görüşü arasında duran tek şey kalın bir duvar kadar inceydi.

Sonra o gölge hareket etti. Koridor lambasının ışığından geçerken bir fenerin ucunda elini gördüm; elinde bir küçük kutu vardı. Kartal figürlü kutu değildi—o daha büyük, ten renginde, üzerinde birkaç yapışkan etiket—ama benzer bir şey taşıyordu.

Adımlar yavaş, kesin, ölçülüydü. Gözlerimi yumdum. Düşünemedim. Salt bir hayatta kalma refleksiyle telefonuma sarıldım; parmağım ekrana kaydı, 155'i tuşladım. Operatörün numarayı alabilmesi için sessizce, metre metre nefes alıyordum.

Hırsız kapıdaki kilit mekanizmasını hafifçe itince kapı aralandı. İçeri girdiler.

Ayakkabılarının sesi, halının üzerinde çimlenmiş küçük bir uğultu gibi duyuldu; ben yerimden fırladım. Kapı eşiğinde durdum; saklanacak hiçbir yer yoktu. O an işler hızlandı: Adam mutfağa yöneldi, çekmeceleri taradı, duvarlardaki resimlerin arkasına bakış attı, kitaplığın raflarını taradı.

"Dur!" diye bağırdım birden, sesi kırıktı. Birinin kapıyı açarken beklediği son şey tam böyle bir kelime olurdu; ani ve çarpıcı.

Adam başını çevirdi. Siyah bere bir an için düştü, alın çizgileri belli oldu; genç bir adamdı, yüzündeki bantlanmış yara izleri bir gecede denenmiş bir tarzdı. Gözleri koyu—ifadesiz değildi, ama mekanik.

"Çabuk," diye fısıldadı başka bir ses, daha boğuk, sanki arkasındaki adam daha yaşlıydı. "Kafanızı fazladan riske atmayın."

Mutfağın ışığı yanmaya başladı. Ceren bir köşede, terli ve sarhoş bakışlarla sarsıldı. Ben atıldım; koluma tutundum, "Ne yapıyorsunuz burada?" diye hırladım.

İçerideki adamlar profesyoneldi. Ceren'i iterek susturdular, önünde birini öyle bir boğazladı ki dünya yavaşladı. Ellerimle kapıya savruldum; birini gördüm—küçük kutu kapkara bir kumaş poşetin içinde, hızlıca koltuğun altına kondu. Telefonum düşerken parlak bir şey yankılandı; poşetin köşesinden parıldayan o metallic bir köşe—bir USB, belki bir küçük kutu kapağı.

Geriye dönüp baktığımda koridor boştu. Kapının açık kalmış bir çentiği, kapının açıldığı hızı gösteriyordu. İçeriye dolan soğuk hava kutunun açığa çıkardığı bir yarık gibiydi; içerideki her şey daha soğuk, daha yabancı görünüyordu.

Polis çağrı merkezine bağlandım, nefes nefese. 155'te bekleyen bir görevli birkaç soru sordu, sonra kapıyı kilitledim, komşuyu çağırmasını söylediler. Ceren ağzını yüzünü yıkayıp bir battaniye sardı; titriyordu, ama gözleri bir kıvılcımda parlıyordu; öfke ve dehşet bir karışım.

"Ne aldılar?" diye sordu memur sesli bir adama, koridordan içeri giren yaşlı bir komşu. Herkes aynı soruyu soruyordu, ama kimsenin bir cevabı yoktu. Ben kutunun yerini gösterdim; sehpanın yanı boştu, hafif çizik bırakan bir yer vardı; kutunun kapağının bıraktığı yağ bezesi hala eskitilmiş yüzeyde hayalet gibiydi.

Polis geldi. İki görevli, bir bayan komiser; yanında bir parça serinlik dolaşıyordu—her zaman olduğu gibi bir muayene ziyafeti. Gözleri etrafa hızlıca baktı; sonra diz çöktü. Parmaklık eldivenleri, küçük bir ışık, siyah bir torba. Sesleri alçaktı ama kesin.

"Çalınan neydi?" diye sordu komiser, not defterini açarken.

"Sakladığım kutu," dedim. Sesim hırıltılıydı, biraz inkâr eden bir sesle. "Ahşap bir kutu. Üzerinde kartal deseni… ama onlar farklı bir kutu da aldı. Küçük, siyah bir poşetin içinde…"

Polisler birbirlerine baktı. Komiser başını salladı. "Sadece ne aldıklarını bilmiyoruz," dedi, "ama içeriği kontrol etmeden herhangi bir yargıya varamayız."

Eve ilk girip çıkan komşu, pencereden bir iz getirdi: küçük bir leke, cam kenarında kurumuş bir çamur. Camın açıldığı alt kısım hafifçe çizilmiş, çelik ince bir aletin geçidi gibi. Bir ayakkabı izine benziyordu—koyu, lastik bir iz. Ama en dikkat çekici olan, sehpanın üstünde bir yapışkan bant parçasıydı; sanki kutunun kapağından koparılıp aceleyle bırakılmıştı.

"Parmak izi alacağız," dedi komiser. "Mümkün olduğunca az dokunun, hiçbir şeyi hareket ettirmeyin."

Beyaz eldivenli bir görevli, minik bir fırça ve toz kutusuyla geldi. Parmağımın kılları diken diken oldu. O fırçanın her süpürüşü, evime girenlerin ellerinden bir iz alacak, belki de peşime takılacak bir iz bırakacaktı. Elimi cebime götürür gibi hissettim bir boşluk; içerideki kağıdı, notu aradım. Not cebimdeydi—üzerindeki ilk kelime hâlâ "Sakla" ya da "Sakla" diye tekrarlanıyordu.

Eldivenli görevli, kutunun etrafında birkaç fotoğraf çekti. Sonra poşeti, içindeki küçük kutuyu çıkardı ve dikkatlice şeffaf bir delikli zarfın içine koydu. Poşetin üzerinde bir etiket yapıştırdı: "Delil-1, 14/XX/20XX, Aksu, kedi kutu."

"Parmak izi alacağız," dedi bir kere daha. "Her yüzeye—" ve fırça hafifçe gezindi. Toz, bir incelikte hareket ederek bir dizi siyah sıçrama oluşturdu; sonra parmak izleri belirdi. Keskin, net. Bir parmak izi sehpanın kenarına, bir başkası kutunun kapağının iç yüzüne. Bir avuç silik iz de poşetin dış yüzünde.

Gün ışığına değmiş gibi parmak izleri keskinleşmişti. Görevli bir tüpe hafifçe dokundu ve ince şeffaf bantla izleri aldı. O bant, içindeki izlerle birlikte havada asılı bir sır gibi görünüyordu.

"Kimlere bakacağız?" diye sordu komiser, yüzü taş gibi.

"Parmak izleri laboratuvara yollanacak," dedi görevli. "Kayıtlı veritabanı ile karşılaştırılacak. Sonuçlar birkaç gün içinde gelir."

Ceren yüzünü ellerine gömdü. Gözleri şişmiş ama dik duruyordu. "Emir'i aradın mı?" diye fısıldadı sonra.

Emir... İsmi odada bir damla gibi düştü, etrafını küçük halkalarla boğarken bir anda her şeyi kirletti. Kulağımda hâlâ onun sesi vardı: sert, belirgin, gerektiğinde destekleyici ama çoğunlukla ölümcül soğuklukta. Bunu bilmesi iyi olur muydu? Ona daha fazla bilgi verirsem bana daha da tehlikeli yaklaşmaz mıydı?

"Hayır," dedim. "Aramadım."

Komiser gözlerini hafifçe kısarak bana baktı. "Bir şüpheliniz var mı?" diye sordu. "Düşmanlar, rakipler, iş ilişkileri..."

Kalbime bir çakıl atıldı. Bütün o defterler, şirket hesapları, patent taslakları gözümün önünden geçti. Sakla kelimesinin bıraktığı sıcak iz hâlâ çarpıyordu. Eğer birisi kutuyu almak için gelenleriyse, onlar neden farklı bir kutuyu almıştı? Ya daha fazlası vardı da biz farklı bir kutuyla avlandıysak?

"Sanmıyorum," dedim, ama kelimeler boştu. "Çok fazla insanla problemim var."

Polis rapor tuttu. Fotoğrafları çektiler, parmak izlerini bantladılar. Şeffaf zarfın içinde titreyen poşeti bize uzattılar; poşetin içi boştu. Kutunun içinden ne çıktığına dair tek ipucu, poşetin dibiyle birlikte kalmış, küçük bir metal köşeydi—parmakların bıraktığı yağlı çizgi ve birkaç tüy, belki bir dikiş ipliğinin parçası.

Komiser poşetin içine eğildi, parmağını kaldırmadan önce. "Bunu forensik teste göndereceğiz," dedi. "Parmak izleri kime ait, onlar söyleyecek."

Ben poşetin şeffaf plastikindeki izleri izledim; kendi parmak izlerimle karışmış, ya da onlardan biri belki de benimkine çok benziyordu. Fakat en net iz, kutunun kapağı içindeki büyükçe bir palmar izdi—parmakların arasında uzunlamasına bir çizgi, sanki taşınırken bir yüzeye sürtülmüş.

Ceren başımı tuttu. "Ne vardı kutuda?" diye sordu, sesi titreyerek. Gözleri, yüzümde saklı bir sırrı aşkla yoklamaya çalışıyordu.

İçimde bir çığlık yankılandı. Kutuyu en son ben açmıştım. İçindekileri eksiksiz saymıştım. Ama şimdi bir boşluk, bir gecikmiş sandık hissi vardı; beynim birkaç kareyi ters çevirmiş, bir şeyi yanlış bellemiş gibiydi. Çünkü poşetin içindeki o metal köşe, benim hatırladığım kutunun içindeki pirinç klipslerden farklıydı.

"Kaçırdılar," dedim en sonunda. "Birini yanıltmak için getirdim belki de... Ama—" Boğazım kurudu. "Ben bilmiyorum. Hangi kutuydu... ne vardı..."

Komiser beni görmezden gelmeden önce bir dosya çıkarıp adıma, eve ilişkin bir form doldurmamı istedi. Formu doldururken ellerim kağıdın üzerinde duruyordu, ama aklım poşetin içindeki o metal kıymıkta, ve en çok da bantla korunmuş parmak izlerinde.

Polis kapıyı kapattıktan sonra, eve sessizlik çöktü. Ceren yerde oturmuş, battaniyeye sıkıca sarılmış, ben ayakta duruyordum; sehpanın üzerinde kalan o küçük yapışkan bant parçasına bakıyordum. İçimde bir fikir kıvılcımı çaktı—kimdi o adamlar? Emir'le mi bağlantılıydı? Veya Emir hariç, başka birileri mi vardı? Ama en acil soru şuydu: çalınan kutunun içinde gerçekten ne vardı ve o parmak izleri kime aitti?

Elime uzandım, bant parçasını kaldırdım; üstündeki toz, parmak izleri hâlâ belirsizdi. İnce bir soğukluk yayıldı avucuma; parmaklarımın ucundaki titreşimle birlikte bir gerçek daha belirdi: şimdi artık herkes biliyordu, herkes peşimdeydi ve kimdeyse—o kutuda olanı alabilirdi.

"Laboratuvar," dedi Ceren küçük bir sesle, "parmak izlerini üç gün içinde verirler mi?"

"İki hafta..." diye cevapladım, ama kendime bile inandırıcı gelmiyordu. Gecenin içinden bir şeyler çalınmıştı; daha da kötüsü, bu şeyin kime ait olduğu, kimin parmak izine sahip olduğu belli değildi.

Ay ışığı perdeden bir şerit halinde süzüldü. O şerit, kayıp bir haritanın çizgisi gibiydi; izleri takip etmeden önce nereden başlayacağını bilemiyordun. Sessizliğin ortasında benim için sadece iki gerçek vardı: saklanması gereken bir şey vardı ve şimdi saklanan şey başkalarının elindeydi. Ve parmak izleri, bir kapı aralığında kara bir sır gibi asılı kaldı.

Kaderimin, şirketin, ailemin hesaplarının içinde yatan o kırılgan nesne artık el değiştirmişti. Elimde kalan tek somut şey, şeffaf bir delil zarfının içine sıkışmış, soluk bir etiket: Delil-1. Üzerine parmak izleri işlenmiş. Kimindi? Ne vardı içinde? Sorunun ağırlığı ciğerlerimi daraltırken, kapının hemen arkasından bir uğultu duyuldu; merdiven boşluğundan inen uzak ayak sesleri gibiydi.

Ceren yanımda fısıldadı: "Defne... şimdi ne yapacaksın?"

Gözlerimi poşete dikerek, kendime yalan söylemeden cevap verdim: "Bunu alacağım. Ve öğrenene kadar durmayacağım."

Ama gece hâlâ uzun, şehir hâlâ kıpırdıyor, ve parmak izleri—kime ait olduklarını söyleyene kadar—bir bekleyişin esiri olacaktı.

Kapı eşiğinde, sehpanın üzerinde kalan küçük izlere baktım bir son kez. İçimdeki soğuk daha da derinleşti. Çalınan kutunun içinde ne vardı ve parmak izleri kime ait... bilmiyordum. Bilmeyen tek kişi ben değildim. Ve bu bilinmezlik, sadece bir başlangıçtı.