NoveliqaNefret Sözleşmesi / Emir'in Soğukluğu :0%
Log in

Chapter 13

Emir'in Soğukluğu

Kapı usulca kapandı; ahşap bir nefes gibi. O tıkırtı hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. Zarfın kenarı halının liflerine takılmış gibi, karanlığa doğru kaymıştı. Parmak uçlarımın ucunda bir buz hapsi; nefesimi tutmuştum.

Rafların arasındaki gölgeler uzadı, ofisin klimasının uğultusu ve dışarıdaki yağmurun çatıya vurduğu ritim kadar gerçek tek şey; kalp atışım. Dizlerim kraker gibi çıtırdadı, ama ayağa kalktım. Ellerimdeki eldivenin deri kokusu, zarfın kenarındaki pürüzü hissettiriyordu. Dizlerimin altında soğuk bir halı; şehir ışıkları pencereden ebru gibi akıyordu.

Zarfı ittim; içindekileri çıkarmaya çalıştım ama parşömen gibi kalın bir kart vardı, gölgede siyah bir mürekkeple yazılmış bir başlık. Işık açılınca okunur hale gelecek miydi? Tam parmağıma dokunacakken koridorun sonunda bir adım sesi duyuldu. Kısa, ölçülü, emin. Kalbim bir mühendis titizliğiyle atmaya başladı; adımın ritmi bana ait olmayan bir düzen söylüyordu.

İçeriye dönmemeyi seçtim; koltuğun arkasına yaslandım, nefesim kondansasyon gibi soğuk camda bir çizgi çizdi. Zarfı pantolonumun cebine soktum, bir hırsızın elinden çalınan hazine gibi. Eğer benden önce başkasıysa... ve eğer o kişi Emir Karahan'a yakınsa, o zarf artık sadece kağıt değildi. İçinde bir hayat veya bir bomba olabilirdi.

Adım sesleri kapıya yaklaştı. Anahtarın metal tıkırtısı, tanıdık olmayan bir başka sesin yanında, birinin anahtarla kapıyı açtığı anı söylüyordu. Bacaklarım dondu; ellerim buz kesti. Bir gölge, sonra daha keskin bir siluet; takım elbise, tamamlanmış bir kimlik—Emir.

Odaya girdiğinde her şey buz gibi dondu: hava, ses, ışık. O, içeri adım attığında ofisin atmosferi değişti—sanki tüm odanın sıcaklığı onun etrafında toplandı ve bir duvar ördü. Buraya dair hiçbir şey artık benim kontrolümde değildi.

Emir’ın bakışları, zamanında beni televizyonda habercilerden ayıran gözlerle değildi. Eskiden bir çocuksu merak, şimdi bir keskinlik. Dudaklarının kenarındaki o küçük çizgi daha derindi; selam vermedi. Hava, onun adımlarının ardından soğudu.

“Gece gezintisi mi?” dedi sesinde bir buzul parçası. Sorunun şekli suçlamadan daha tehlikeliydi—suçlamanın saf doğrudanlığını reddedip, her şeyi soğuk bir meramla örten bir cümle.

Boğazım kurudu. “Siz burada mısınız?” diye sorarken kendimi savunmasız hissediyordum; çünkü gerçekten de burada mıydı? Buraya girmesini beklemiyordum.

“Odaklanıyorum,” dedi; kelimeler yavaş, ölçülü. “Ve senin gibi meraklı çocuklar, dikkat dağıtma unsuru.” Elindeki telefonun ekranı kısa bir ışık seti gibi yanıp söndü; normal ışığın verdiği güveni alıp götürdü.

Emir masasına yürüdü. Her adımı hesaplı bir hamle gibi: hem mesafe ilerletiyor hem de bana zaman kazandırmıyordu. Masanın üstündeki kahve fincanının kenarından buhar yükseliyordu—herhangi bir hareket fincanı devirebilirdi. O, fincana dokunmadı; kağıtları düzeltti, bir kalemi çevirdi. Normal. Aşırı normal.

“Ne arıyorsun, Defne?” dedi sonunda. Adımın adı ağızdan düştü; tıpkı sessiz bir ceza gibi.

“Hiçbir şeyi… sadece—” Cümlem dağıldı. Yalan söylemeyecek kadar cesurdum; cesaretim bambaşka bir şeyi gizliyordu. “Sizinle konuşmak istedim.” Sözlerim bir dürtü gibiydi; bir testi doğrulamaya çalışıyordu.

Gülümsemedi. Gülümsemeyi bir silah gibi saklıyor gibiydi. “Konuşmak istedin,” dedi. “Peki ya konuşmalarının kaydını, sütunlarını ve izlerini bırakmak istedin mi?”

Omuzlarımı toplamaya çalıştım. “Bırakmam gerekiyordu. Çünkü—”

“Çünkü ne? Çünkü bir şey bildiğini sandın?” Sesi tırtıklı bir ip gibi gerildi. “Çok cesur bir kadınsın, Defne. Ya da çok umursamaz.”

Ben bir suçlu değildim. Bilgiyi savunmuştum. Ama onun gözlerinin içindeki buz kütlesi, masanın üzerindeki cam kahve fincanındaki kırılganlıktan daha tehlikeliydi. Emir, hafif bir hareketle odadaki ışığı kapattı; karanlık bir tül gibi, dışarıdaki şehir ışıklarıyla karıştı. Bu bir gösteriydi; gücün, kontrolün bir hatırlatması.

“Gitmeni isteyebilirim,” dedi sakin bir müsamaha maskesiyle. “Ya da olmayabilirim.”

Sözlerinin arkasındaki seçenek bir tuzaktı. Gömleğinin koluna bakarken, kesinlikle masanın çekmecelerinden birine yöneldiğini fark ettim. O çekmeceyi açmasıyla soğuk bir hava dalgası içeri yayıldı; içinden çıktı birkaç küçük eşya: bir kalem, bir kartvizit, bir zarf—tamamen normal. Ama zarfın yüzünde bir isim yoktu. Emir onu masanın ortasına bıraktı ve başını hafifçe eğdi.

“Bir anlaşma yapalım,” dedi. “Senin için daha kolay olur.”

Anlaşma kelimesi havaya bıraktığı yükten dolayı ağır bir zil gibi çaldı. Bu kelime; nüfuz, satın alma, itiraf ve susturma. Ben bir sözcüğe indirgenmek istemiyordum.

“Ne anlaşması?” dedim. Sesimdeki kırılma çok yakındı, ama yüzümü kontrol etmeye çalıştım. “Beni susturamazsınız. Gerçeği yayımlarım.”

Gözlerinin kenarında bir kıvılcım çaktı; bu onun eğlendiği an değildi, aksine bir deneyin sonuçlarını okur gibi kararlı bir hesapçıydı. “Gerçeğin ne olduğuna, kim adına ve ne zaman karar verildiğini ben belirliyorum, Defne.” Cümlesi bir kapı kapandıktan sonra içeri sızan rüzgâr kadar keskinti. “Senin gerçeğin, benim oyunumda bir figürandır.”

“Sizin oyununuzda bir figüran olmayı reddediyorum.” Dudaklarımın arasından acıtırcasına çıktı.

“Öyleyse çok cesur bir figüransın.” Emir masanın arkasında durdu, gölgesi uzun bir kılıç gibi önüme düştü. “Peki ya cesaret cezası olsaydı?”

Bu, bir tehdit değil; planlanmış bir sonuçtu. Planların soğukluğu, en iyi planların sessizliği gibiydi. Anlamak zordu ama ister istemez anlıyordum: onun için yollar, sonuçlar, temizlemeler vardı. Ben bir değişken, bir rahatsız edici faktördüm.

“Söyle bana,” dedi. “Hırsız kimdi?”

Soru beni delip geçti. Sanki o, tüm gecenin bir kompozisyonunu dinlemiş, benim yerimi bulmuştu. Gözlerim genişledi. “Ben—ben gördüm. Bir zarf—”

“Zarf?” Emir’ın sesi tekrar yumuşadı; bir bilim insanının merakı, bir katilin soğuğu. “Bana getirdin mi?”

Bedenimin istemsiz bir refleksiyle cebime dokundum. Zarf soğuktu, şimdi daha da soğumuştu; saydam bir sır gibi. İçimde küçük bir şey vardı. Parmaklarımı eldivenlerin içinde kıvrandırdım, ama Emir bir adım daha yaklaşınca ellerim apar topar cebime koyduğum zarfı çekiverdi.

Onun yüzünde, o zamana kadar görmediğim bir ifade belirdi: dikkatle bekleyen bir imparatorun yüzü. “Bana ver.” Emrini kelimelerle değil, bakışıyla verdi.

Zarfı masaya koydu. Başparmağıyla kenarından tuttu ve yavaşça açtı. İçinden küçük bir kart çıktı; üzerinde bir adres ve bir tarih vardı. Adres, Boğaz kıyısındaki yalıların birinin koordinatlarıydı. Tarih ise bir gece önce. Gözlerim bir an için kıpırdadı—o gece, dışarıdaki yağmur ve yalıların ışıkları. Kartın kenarında da bir not vardı; bir notun ucunda bir çentik, sanki birilerinin okuduğu şeyleri gündeme taşıyordu.

“Kim verdi?” diye sordu Emir. Tonu daha hızlı, ama hâlâ buz gibiydi.

Bir şeyler ittim. “Biri… biri bıraktı.”

“Sen takip ettin mi?”

Takip ettim. Adım adım plaj boyunca yürüdüm. Uzaktan bakıyordum. Gördüğüm adamın yüzünü net seçemedim, ama ceketinin yakası... bir kurum amblemi gibiydi. Bundan sonra diyeceklerim beynimin içinde bir düğüm oldu; panikle karışık bir mantık.

“Neden buradaydın?” Emir’ın parmakları kartın kenarını ovaladı. Gözleri kartın yazısında kalmıştı ama sanki kartın arkasındaki şeyleri de okuyordu. Ben korkuyla tereddüt ettim; anlatmak mı, yalan söylemek mi, kaçmak mı?

“Dosyaları arıyordum,” diye itiraf ettim. “Şirket defterlerine ihtiyacım vardı. Patent—babasının ismine geçen belge—”

Emir’ın bir an için gözleri karardı. Kaşları o ince çizgiden aşağı indi. “Familia Aksu,” dedi. Sanki bir sırın kapağını açıyormuş gibi ama dikkatle; öfkeyi değil, daha ziyade hesaplanmış bir matematikle. “Anladım.”

Bu, bir galibiyet çığlığı değil, bir uyarı. O, parmaklarını masanın kenarına koydu ve yavaşça geri çekti. “Senin için son teklifim,” dedi. “Benimle gel. Resmi bir anlaşma yapacağız. Katı kurallar, imzalar, bağlayıcı maddeler. Senin ağzını kapatmak için değil; seni korumak için.”

Korunmak. O kelime masanın üstündeki kahve fincanından çıkan buhar kadar aldatıcıydı. Benim için neyin korunacağını da biliyordu; sadece kulaklarımı değil, ayağımı, ailemin adını, borçlarımı... hepsini.

“Ve eğer reddedersem?” Son sözcük, bir çocuk hırıltısı gibi çıktı.

Emir’ın yüzü değişmedi. “Reddedeceksen,” dedi, “o zaman işler farklı şekillenecek. Kurallar dışına çıkarsın, Defne. O zaman herkes karar verir.”

Her kelime bir sınır çiziyordu. Her sınır hem güvenlik hem düşmanlık sunuyordu. O an, odanın kapısı yeniden açıldı; ince bir ışık şeridi aşağı sızdı. İçeriye kimse daha girmedi—sadece bekleyiş.

Emir derin bir nefes aldı ve masanın çekmecesini açtı. İçinden bir zarf daha çıkardı; beyaz, kalemle yazılmış bir isim. Parmakları hafifçe titredi. Kağıt benim adımı taşıyordu.

Kalbim bir çalının içinde sıkıştı. Nedir bu? Bir çağrı mıydı yoksa bir son mu? Emir zarfı masanın ortasına koydu. Ben eğildim, parmak uçlarımı masanın kenarına dayadım. Gözlerim zarfın üzerindeki yazıyı okuyabiliyordu; harfler netti ama anlamı buzun altındaydı.

Emir beni izledi. Gözleri hiç bu kadar soğuk olmamıştı. Kısık bir sesle, “Aç,” dedi.

Ellerim terlemeye başladı. Kağıdın kenarını kıvırdım; içindeki notun köşesi benim avucumun ısısı ile hafifçe kıvrıldı. Bir an her şey sustu. Şehrin uğultusu, yağmurun sesi, Emir’in nefesi—hepsi bir an için yok oldu.

Notu açtım.

Parmaklarım kağıdın dokusunu hissediyordu; mürekkep biraz kuruydu. Gözlerimi satırlara indirdim. İlk kelimeyi okumak için dudaklarımı hafifçe araladım; içimdeki buz çatladı.

İlk kelimeyi okudum—